O ihmaller ileride ortaya çıkacak olayların ve gelişmelerin öngörülememesine yol açacakları gibi beklentilerin yanlış ya da eksik/fazla şekillenmesinin de müsebbibi olabilir. Zor da olsa bu türden tarihsel dönüm noktalarını soğukkanlılıkla değerlendirmeye çalışmak olayların önemine daha uygun düşer. Hata payı o tür bir yaklaşım için de geçerlidir elbette.
Suriye’de 61 yıllık Baas ve 54 yıllık baba-oğul Esad ailesi rejiminin yıkılması kuşkusuz tarihsel öneme sahip bir gelişmeydi. Gaddar ve kanlı rejim, ordusunun hiç savaşmaması nedeniyle on iki gün gibi kısa bir sürede, hemen kimsenin beklemediği ya da en azından bu denli hızlı şekilde gerçekleşmesini beklemediği şekilde dağıldı. Diktatör sığınma talebiyle hamisi Rusya’ya kaçtı, yerine en azından şimdilik, cihatçı köklere sahip bir güç, Heyet Tahrir eş-Şam (HTŞ) adlı örgüt ve onun lideri Ahmet eş-Şara geçti.
Suriye’nin bundan sonraki serencamının ne olacağı hakkında kesin şeyler söyleyebilmek kolay değil. Öncelikle rejimin çöküşünün 2003 yılında Irak’ta yaşandığı gibi devletin çöküşüne dönüşmemesinin sağlanması gerekir. Ardından devlet gücünü elinde tutanların, bu durumda HTŞ’nin sahadaki milisleri silahsızlandırması ve şiddet tekelinin devlet güçlerinin elinde olmasını sağlaması gerekir. Bu önkoşullar gerçekleşmeden ülkede bırakın demokrasiyi, asayişin sağlanması bile neredeyse imkansız olacak, farklı gruplar arasındaki çatışmalar sürecektir. Üstelik Suriye’de yeni bir rejimin şekillenmesinde etkisi olacak bölge güçlerinin de iç gelişmelere müdahil olmalarının yaratacağı rekabet ek istikrarsızlık unsurları da oluşturacaktır. Irak, Libya ve Yemen’in hali ortada. Suriye bunlardan farklı olacak mı?
Suriye dosyasını uzun zamandır dikkatle izleyen Sedat Ergin’in yazdığı gibi, “İyimserliğimizi ne kadar korumak istesek de bütün aktörlerin uzlaşı yoluyla yeni bir Suriye yaratma çabalarının başarılı olacağı konusunda mutlak bir garantinin bulunmadığını ihtiyat payı olarak kayda geçmemiz gerekir.”
Orta Doğu’yu ne bekler?
Bugünün fotoğrafı çekildiğinde Suriye’deki rejim değişikliğinin Orta Doğu’da daha doğrusu Maşrek’te ve Körfez bölgesinde yeni bir stratejik gerçeklik yarattığını söylemek gerekir. Bu değişiklik bir yanıyla Filistin meselesinde “red cephesi”nin son üyesi olan laik-otoriter azınlık tabanlı rejimiyle Suriye’nin devreden çıkmasının yarattığı durumla ilgilidir. Diğer yanıyla da ABD’nin başarısız Irak müdahalesinin sonunda ortaya çıkan ve 2003 yılından sonra adım adım İran’ın bölgenin en güçlü ülkesi haline gelmesine yol açan jeopolitik gerçekliğin çökmesini yansıtır. Varolan statükoyu 14 aydır Hamas, Hizbullah, Husiler, Suriye ve İran’a yönelik saldırılarıyla çökerten İsrail’in bugünkü hükümetinin yayılmacı vizyonuna uygun şekilde yeni bir güvenlik düzeni oluşturup oluşturmayacağı ise önemli sorulardan birisi olarak önümüze çıkıyor. Bu tür bir projenin hem Arap devletlerini rahatsız edecek bir durum yaratması hem de özellikle Suriye Kürtlerinin siyasi geleceği hakkında Türkiye’nin vizyonuyla çatışması nedeniyle direnişle karşılacağını varsaymak gerekir.
Şam’da cihatçılıktan tövbe ettiğini söyleyen ancak ülkenin toplumsal çoğulculuğuna ne ölçüde saygılı davranacağı tam kestirilemeyen bir iktidarın varlığı, İslamcılığın Orta Doğu coğrafyasında geri püskürtüldüğü bir konjonktüre de aykırı gibi duruyor. Suriye’de laik bir rejim isteyenlerin yaptıkları gösteri bu ülkenin DNA’sına daha uygun, çoğulculuğu benimsemiş bir rejim arzusunun halen güçlü bir damara sahip olduğunu gösteriyor. Ne var ki 13 yıllık iç savaşın ardından, yaşanmış tüm acıların, katliamların bıraktığı tortunun farklı etnik veya mezhep grupları arasında ahenkli şekilde birarada yaşama imkanlarını kısıtladığını da görmek gerekir. Bunun da ötesinde halen Suriye’deki silahlı milis grupların çoğu -ki bunlara geçen yıl içinde yeniden güç kazanan IŞİD’i de eklemek gerekir- şeriat yanlısı cihatçı yönelime sahipler. Suriye’deki rejim değişikliğinin Esad rejiminin koruyucuları olan Rusya ve İran açısından bir yenilgi anlamına geldiğine şüphe yok. Ülkedeki deniz ve hava üslerini muhafaza edebileceğe benzeyen Rusya daha çok prestij kaybedecekken kendi güvenliği için gerekli “caydırıcılığı” İsrail etrafında bir direniş hattı oluşturarak sağlayan ve bu şekilde etki alanını genişleten İran’ın bu stratejisi çöktü. Müttefiklerinden Hamas’ın askeri güçleri, Hizbullah’ın lider kadrosu İsrail tarafından çökertildi.
Hamas’ın kuruluş yeri olan Gazze katliam, yıkım, zorunlu göç ve insani yardımın engellenmesi sonucunda derin bir insanlık dramına tanık olurken Lübnan’da da Hizbullah’ın etkisi azaldı. İsrail’in 7 Ekim’deki hunhar Hamas saldırısı ardından verdiği oransız tepki, kullandığı ölçüsüz şiddet ve jenosit suçlamalarına yol açan katliamlar neticesinde ortaya çıkan durum, İran’ın gücünden rahatsız olan bölge ülkelerini sevindirdi. Ancak Suriye rejiminin beklenmedik çöküşü ve bunun ardından yeni gelişmeler de İsrail ve Türkiye’nin herkesten daha çok söz sahibi olacakları bir konjonktürün ortaya çıkması da rahatsızlık yarattı. Özellikle Körfez ülkelerinden Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri, Ürdün ve Mısır Ankara’nın üzerinde etkili olduğu İslamcı bir hükümetin Suriye’de iktidarını konsolide etmesinden ciddi şekilde rahatsız olacaklardır. Mısır’daki Müslüman Kardeşler iktidarının Körfez ülkelerince desteklenen bir darbe sonucu devrildiğini ve Müslüman Kardeşler örgütünün bu ülkelerce terör örgütü olarak kabul edildiğini de anımsamak gerekir.
Esad’ın düşüşü, 1973 Ekim Savaşı’ndan bu yana en kapsamlı İsrail müdahalesini tetikledi ve ordusunun Şam’ın yaklaşık 25 kilometre uzağına konuşlanmasına yol açtı. Esad’ın Moskova’ya kaçtığı gün olan 6 Aralık’tan bu yana, ülke genelinde 500’den fazla hedefi önleyici olarak vurduğunu iddia ediyor. Suriye’nin askeri stoklarının yüzde 90’ını yok etti. Esad sonrası bir güç boşluğunun tehdit oluşturmasını önlemek için hareket ettiğini iddia eden İsrail hükümeti, 1973 Arap-İsrail savaşından sonra imzalanan Golan Tepeleri güçler ayrılığı anlaşmasını tek taraflı olarak feshetti. İlk günlerde işgalinin geçici olacağını beyan ederken giderek bu çizgiden geri adım attı ve işgalinin kalıcı olabileceğinin sinyallerini de verdi. Hangi koşullarda geri adım atacağını da açıklamadı. Her ne kadar HTŞ lideri Ahmed el-Şara, Suriye’nin İsrail ile bir çatışmaya girmeye niyeti olmadığını söylediyse de gelecekte Suriye toprakları üzerindeki İsrail askeri varlığının sürmesi bir çatışmayı mukadder kılabilecektir.
Türkiye’nin yükselen profili ve olası stratejisi
Dünya medyası, HTŞ’nin en büyük destekçisi olan Türkiye’nin bu rejim değişikliğinden en kazançlı çıkacak ülke/güç olduğunu savunan yazılar, yorumlar ve söyleşilerle dolu. Bu nedenle İsrail ile Türkiye arasındaki rekabetin sertleşmesini bekleyenler de var. Türkiye’nin Suriye Milli Ordusu dışındaki, tam anlamıyla kontrol etmediği HTŞ ve benzeri gruplara iç savaş boyunca destek vermiş olması ülkedeki yeni rejim yapılanmasında Ankara’ya önemli bazı avantajlar sağlayacaktır. Zaten gerilla ismi olan Ebu Muhammed El Colani’yi bırakarak asıl ismi Ahmet eş-Şara’yı kullanmaya başlayan, cihatçı kıyafetlerini güzel dikilmiş takım elbiselerle değiştirip tıraşına da dikkat eden HTŞ lideri de güç biriktirmeye çalıştığı bu dönemde Ankara’ya sıcak mesajlar vermeye de özen göstermektedir.
Ancak İran örneğinin de gösterdiği gibi Orta Doğu’da özellikle Arap olmayan devletler tarafından girişilen hegemonik düzen kurma çabaları işin sonunda başarısız kalmaya mahkumdur. Bu yüzden iç politika ve kamuoyu heyecanı nedeniyle ve onlara hitap etmek amacıyla başvurulan söylemlerden çok Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın konuşmalarına yansıyan temkinli ve gerçekçi yaklaşımın Türkiye’nin asıl çizgisini oluşturmasını ummak gerekir.
Hakan Fidan hemen tüm söyleşilerinde ve beyanlarında Ankara’nın Suriye sorununda taraf olan Arap ülkeleriyle işbirliğine önem vermesi gerektiğini, herhangi bir emperyal hevesi olmadığını, hedeflerinin Türkiye’nin güvenlik kaygılarını gideren gelişmelerle birlikte Suriye’nin istikrara kavuşması olduğunu söylemektedir. Kaldı ki, Suriye’nin yeniden inşası için gereken en az 500 milyar dolarlık finansmanın Türkiye tarafından karşılanması mümkün de değildir. Zengin Arap devletlerinin katkısı olmadan, perişan vaziyetteki Suriye ekonomisini rahatlatacak ve Batılı ülkelerin atabileceği adımlar atılmadan herhangi bir yeniden yapılanmadan söz etmek de anlamlı değildir.
Ankara’nın hedefi PYD/YPG’nin bölgesel hükümranlığının sona erdirilmesi. ABD ise önceliği IŞİD ile mücadeleye verdiğinden, Ankara’nın “O işi biz yaparız” mesajlarına rağmen kongrede de güçlü desteğe sahip olan PYD/YPG’ye verdiği desteği kesmek istemiyor. Dolayısıyla Suriye’de iki NATO müttefiki farklı güvenlik öncelikleri nedeniyle 2014 yılından beri süren ve aralarında gerginlik yaratan anlaşmazlığı sürdürüyor. Her yöne çekilmesi mümkün bir açıklamayla Türkiye’nin Suriye’de rejim değişikliği ve geleceğindeki ağırlıklı rolünü kabul etmiş gözüken Başkan Trump’ın iktidarı devraldıktan sonra Türkiye ile PYD/YPG arasında ne yönde bir tercih yapacağı bu nedenle kritik bir önem taşıyor.