New York’un caddelerinde yankılanan sert topuk sesleri ve her asansör kapısı açıldığında tutulan nefesler... 2006 yılını hatırlayın; “Şeytan Marka Giyer” (The Devil Wears Prada) ile tanıştığımız o yazı. İlk bakışta hikaye tanıdıktı: Zorlu bir yönetici, hırslı bir asistan, sert bir kariyer öyküsü. Yan rollerde ise göz alıcı kostümler, gürültülü egolar ve hızlı akan bir moda dünyası… Ancak o ışıltılı kabuğun altında çok güçlü büyük bir sistem çalışıyor. Film, fark ettirmeden bir endüstrinin anatomisini çıkarırken estetik tercih sandığımız her detayın aslında ne kadar hesaplı, ölçülü ve finansal karşılığı olan kararlar olduğunu gösteriyordu. Zira marka elbiseler, dergi kapakları, davet listeleri ve mekanlar yalnızca stil unsurları olmaktan öte küresel ölçekte değer üreten finansal araçlar.
İlk filmin çekildiği Manhattan’daki malikaneden gelen haber de bu etkinin hâlâ sürdüğünün bir göstergesi. Upper East Side’da, 19’uncu yüzyıldan kalma bu beş katlı yapı, filmde Miranda Priestly’nin özel alanı olarak hafızalara kazınmıştı. Üstelik yaklaşık 26,5 milyon dolara el değiştirmesi kadar alanın kim olduğu da büyük ses getirdi. EuroNews’un haberine göre evin yeni sahibi Rahmi Koç’tu. Bu satış, sadece bir gayrimenkul hareketi değil popüler kültürün yarattığı sembolik ikonların nasıl somut birer finansal varlığa dönüştüğünün en taze örneği. Aslında bu durum, lüks piyasasının genelindeki o büyük kırılmayla da birebir örtüşüyor.