;
Arama

Karbonsuzlaşmanın yakıtı

Enerji dönüşümü, elektrifikasyonun ötesine geçerek yeni nesil yakıtları stratejik bir zorunluluk haline getiriyor. Sürdürülebilir havacılık yakıtlarından yeşil hidrojene uzanan bu dönüşüm, hem küresel iklim hedeflerini hem de sanayinin rekabet gücünü yeniden tanımlamaya hazırlanıyor.

04 Şubat 2026, 08:00 Güncelleme: 04 Şubat 2026, 14:58

Enerji sistemleri, tarih boyunca değişen ihtiyaçlar ve krizler doğrultusunda köklü dönüşümler yaşadı. Kömürden petrol ve doğalgaza geçiş, nükleer enerjinin yükselişi gibi kırılma anları, yalnızca enerji kaynaklarını değil, ekonomileri ve sanayiyi de yeniden şekillendirdi. Bugün ise fosil yakıtlardan yenilenebilir kaynaklara yönelen ve elektrifikasyonla hız kazanan yeni bir enerji çağının içindeyiz. İklim krizi, arz güvenliği kaygıları ve jeopolitik riskler, güneş ve rüzgâr gibi tükenmeyen kaynakları yalnızca çevresel bir tercih olmaktan çıkararak stratejik bir zorunluluk haline getirmiş durumda. Bu dönüşüm; enerji altyapılarından yatırım önceliklerine, teknoloji tercihlerinden politika setlerine kadar geniş bir alanda yeni bir denge arayışını beraberinde getiriyor.

Ancak her sektörün bu dönüşüme yalnızca elektrifikasyon yoluyla uyum sağlaması mümkün değil. Sivil havacılık, uzun mesafeli deniz taşımacılığı, ağır sanayi ve petrokimya gibi yüksek enerji yoğunluğuna sahip alanlar, karbonsuzlaşması en zor sektörler arasında yer alıyor. Bu alanlarda fosil yakıtlara olan bağımlılık hem teknik hem de ekonomik nedenlerle kısa vadede ortadan kaldırılamıyor. İşte bu noktada, biyoyakıtlar ve sentetik yakıtlar gibi yeni nesil yakıtlar devreye giriyor. Mevcut altyapılarla uyumlu olmaları, depolanabilir ve taşınabilir yapıları sayesinde bu yakıtlar, elektrifikasyonu tamamlayıcı ve geçişi hızlandırıcı bir rol üstleniyor.

Belem 4X etkisi

Küresel ölçekte yaşanan gelişmeler, yeni nesil yakıtların artık niş bir alan değil, enerji dönüşümünün merkezinde yer alan stratejik bir başlık haline geldiğini gösteriyor. Avrupa Birliği’nin zorunlu SAF düzenlemeleri, ABD’nin teşvik mekanizmaları ve birçok ülkenin temiz yakıt yatırımları bu değişimin somut göstergeleri. Türkiye açısından bakıldığında ise zengin biyokütle potansiyeli, gelişen rafineri altyapısı ve stratejik coğrafi konum, özellikle Sürdürülebilir Havacılık Yakıtları (SAF) gibi alanlarda önemli fırsatlar barındırıyor.

Küresel ölçekte sürdürülebilir yakıtların kullanımını hızlandırmayı amaçlayan Belem 4X İnisiyatifi, 2035’e kadar üretim ve tüketimin 2024 seviyesinin en az dört katına çıkarılmasını hedefliyor. COP30 öncesinde duyurulan ve konferans sırasında hükümetler, özel sektör ve sivil toplum temsilcilerinin katılımıyla genişletilen girişim; sıvı biyoyakıtlar, biyogaz, sentetik yakıtlar ile hidrojen ve türevlerini kapsıyor.

SAF’ta maliyet ve ölçek sınavı

Havacılık sektörü ise sürdürülebilir yakıt dönüşümünün en zorlu alanlarından biri olarak öne çıkıyor. Uluslararası Hava Taşımacılığı Birliği (IATA), 2025’te sürdürülebilir havacılık yakıtı (SAF) üretiminin 2 milyon tona (2,5 milyar litre) ulaştığını, bunun ise küresel havacılık yakıt tüketiminin yalnızca yüzde 0,7’sine karşılık geldiğini öngörüyor. Buna rağmen bu sınırlı miktarın bile havayollarının yakıt maliyetlerine 4,4 milyar dolar ek yük getirmesi bekleniyor. 

Avrupa’da yürürlüğe giren zorunluluklar ve uyum maliyetleri SAF fiyatlarını iki katına çıkarırken, Avrupa Komisyonu’nun ETS kapsamında geliştirdiği destek mekanizmaları ve Airbus’ın yeni talep modelleri, sürdürülebilir yakıtların kullanımını artırmaya yönelik araçlar arasında yer alıyor. SAF’ın mevcut uçak motorlarıyla uyumlu yapısı ve yaşam döngüsü boyunca sağladığı yüksek emisyon azaltımı, havacılıkta hızlı ölçeklenmenin önünü açarken; Türkiye’nin bu alanda atacağı adımlar, hem karbon azaltım hedeflerine katkı sağlayabilir hem de ülkeyi büyüyen temiz yakıt pazarında güçlü bir oyuncu konumuna taşıyabilir.

Türkiye’de sürdürülebilir havacılık yakıtı (SAF) ekosistemi havayolları, rafineri şirketleri ve yakıt tedarikçileri arasındaki iş birlikleriyle somut adımlara dönüşüyor. Havacılık sektörü küresel sera gazı emisyonlarının yaklaşık yüzde 3’ünden sorumlu olurken, SAF kullanımı geleneksel jet yakıtına kıyasla yüzde 80’e varan emisyon azaltımı potansiyeli sunuyor.

Türkiye’de 2022’den bu yana sürdürülebilir havacılık yakıtı ikmali gerçekleştirilirken, İstanbul Havalimanı, Sabiha Gökçen, İzmir Adnan Menderes ve Ankara Esenboğa gibi büyük havalimanlarında SAF kullanımı kademeli olarak yaygınlaşıyor. Sektör temsilcileri, SAF’ın mevcut uçak ve altyapılarda herhangi bir teknik değişiklik gerektirmeden kullanılabilmesini, dönüşümün en önemli avantajlarından biri olarak değerlendiriyor.

Türkiye’de somut adımlar

Enerji tarafında ise düşük kükürtlü ve alternatif yakıt yatırımları öne çıkıyor. Türkiye’nin 1 Mayıs 2025 itibarıyla IMO Emisyon Kontrol Alanı (ECA) kapsamına girmesiyle denizcilikte düşük kükürtlü yakıtlara talep hızla artarken, Petrol Ofisi Grubu'nun Kocaeli Derince terminalinde ilk Ultra Low Sulfur Fuel Oil (ULSFO) üretimi gerçekleştirildi. İlk ayda 10 bin tonun üzerinde satış hacmine ulaşan bu yakıt, transit siyah ürün pazarının yüzde 20’sinden fazlasını karşıladı. Böylece Türkiye, denizcilikte daha sıkı çevre standartlarına uyum sağlayabilecek üretim ve tedarik esnekliğine kavuşmuş oldu.

Havayolu şirketleri cephesinde ise SAF kullanımına yönelik hacim artışları dikkat çekiyor. Türk Hava Yolları SAF alanında SOCAR Türkiye ile imzaladığı mutabakat zaptıyla, yakıt tedarik iş birliğini sürdürülebilirlik ekseninde genişletmeyi planlıyor. Tüpraş’ın İzmir Rafinerisi’nde 2026 yılında SAF üretimine başlamayı hedeflemesiyle birlikte, Türkiye’de sürdürülebilir havacılık yakıtının yerli üretimle desteklenmesi ve uluslararası sertifikasyon süreçleriyle uyumlu hale gelmesi amaçlanıyor. Türkiye'nin jet yakıtı ihtiyacının yüzde 74'ünü karşılayan Tüpraş da THY'ye sürdürülebilir havacılık yakıtı temin edecek.

Öte yandan Pegasus, 2022’de gerçekleştirdiği Türkiye’nin ilk SAF’lı iç hat uçuşunun ardından, 2023’te kullanılan SAF hacmini üçe, 2024’te ise 10 kata kadar artırmayı hedefledi. Bitkisel ve hayvansal hammaddelerden üretilmesi planlanan SAF'ın, yaşam döngüsü boyunca geleneksel jet yakıtına kıyasla karbon emisyonlarını yüzde 87 azaltabileceği öngörülüyor.

Sanayide yeni kaldıraç

Yeşil hidrojen, Türkiye’nin sanayi odaklı karbonsuzlaşma sürecinde stratejik bir araç olarak öne çıkıyor. EY’nin Türkiye Yeşil Hidrojen Analizi’ne göre çimento, demir-çelik, seramik, gübre ve kimya sektörleri yeşil hidrojenin en yüksek potansiyele sahip kullanım alanları arasında yer alıyor. Türkiye’nin 2020 yılında yaklaşık 0,8 milyon ton hidrojen tükettiği ve bunun yüzde 99’unun gri hidrojen olduğu tahmin edilirken, 2027’de yürürlüğe girecek Karbon Sınırda Düzenleme Mekanizması (SKDM) karbon yoğun sektörler için yeşil hidrojen yatırımlarını rekabet avantajı yaratan bir unsura dönüştürüyor.

SKDM’nin ilk aşamada çimento, demir-çelik, alüminyum ve gübre sektörlerini kapsaması, ilerleyen dönemde ise kimya, cam, seramik ve mobilite gibi alanlara genişlemesi bekleniyor. Orta ve uzun vadede ise talep görünümü dikkat çekici: EY analizine göre Türkiye’de yeşil hidrojen talebinin 2050 yılında 5,5 - 6 milyon ton seviyesine ulaşması öngörülüyor. Türkiye Ulusal Enerji Planı kapsamında 2030’da 2 GW, 2035’te 5 GW ve 2053’te 70 GW elektrolizör kapasitesine ulaşılması hedeflenirken, yıllık hidrojen üretiminin aynı yıllarda sırasıyla 175 - 180 bin ton, 400 - 450 bin ton ve 6 - 6,5 milyon ton seviyelerine çıkması bekleniyor. Maliyet tarafında ise yenilenebilir enerji ve elektrolizör yatırımlarındaki düşüşle birlikte, yeşil hidrojen fiyatlarının orta vadede kilogram başına 2 dolar seviyelerine gerileyebileceği öngörülüyor.


Sayfa Sonu

Yüklenecek başka sayfa yok