İstiklal Caddesi’nin kalabalığı insanı bir yerden bir yere sürükler; çoğu zaman binalara bakarsınız ama göremezsiniz. Defalarca önünden geçtiğim, kapısına her seferinde kısaca göz attığım Sismanoglio Megaro da uzun süre benim için böyle bir yerdi. Dışarıdan bakıldığında mesafeli, hatta biraz içine kapalı duran bu yapı, içeri girildiğinde bambaşka bir zamana açılıyor. Merdiven boşluğunda yankılanan ayak sesleri, duvarlara sinmiş geçmiş ve o hafif serinlik… Dışarıdaki akış bir anda kesiliyor. Şehir gerçekten yavaşlıyor mu emin değilim ama insanın içindeki tempo düşüyor.
19’uncu yüzyılda Rum kökenli Sismanoglou ailesinin konutu olarak inşa edilen bu “megaro”, bugün Yunanistan’ın İstanbul’daki kültürel varlığının canlı bir uzantısı. Yine de burayı sadece bir sergi mekanı olarak görmek eksik kalır. Daha çok, hatırlamayla ilgili bir yer gibi; durup geri bakmaya imkan veren bir eşik halinde.
Tam da bu noktada karşıma çıkan sergi, Yorgos Kevrekidis’in “Sıkça geri dön…” başlığını taşıyor. Sergi, ünlü şair Konstantinos Kavafis’in dizelerinden yola çıkıyor ama onları açıklamaya kalkışmıyor. Daha çok o dizelerin açtığı boşlukta dolaşıyor. Kevrekidis’in açılışta da söylediği gibi, mesele şiiri anlatmak değil onunla temas kurmak.

Kavafis’in 29 Nisan’da doğup yine aynı gün hayata veda etmiş olması, serginin açılış tarihine denk gelince de ister istemez başka bir anlam kazanıyor. Küçük bir ayrıntı gibi olsa da akılda kalıyor. Bir yaşamın kendi içinde kapanması ya da başlangıç ve sonun aynı noktaya değmesi gibi.
Resimlere yaklaştıkça ilk hissedilen şey bir tür eksiltilmişlik. Figürler çoğu zaman yarım, arka planlar neredeyse yok gibi. Ama bu durum boşluk hissi yaratmıyor. Daha çok sessizlik gibi çalışıyor. Kevrekidis yüzleri tamamlamıyor, açık bırakıyor. Bu yüzden portreler birini tanımaya zorlamıyor; daha çok bir şeyi hatırlatıyor.
Sanatçının mühendislik geçmişinden söz etmesi burada anlamlı geliyor. Yüzler sanki bir kurgu üzerinden ilerliyor: Oval formlar, keskin açılar, kırık çizgiler… Ama ortaya çıkan etki teknik durmuyor, aksine kırılgan. Özellikle pastel tonlarla ele alınmış Yeniköy evleri, doğrudan bir manzara sunmaktan çok zihinde kalmış bir izi hatırlatıyor. Mekanın kendisinden çok, onun hafızadaki hali…

Sergideki portreler arasında dolaşırken Orhan Veli Kanık’tan Sabahattin Ali’ye uzanan bir hat hissetmemek zor. Bu doğrudan bir bağlantı değil elbette, daha çok duygusal bir yakınlık. Aşk, arzu ve kayıp temaları, Kavafis’in dünyasından çıkıp başka yüzlerde yeniden beliriyor gibi.
Sergiden çıkarken aynı yorgun merdivenlerden aşağı inip İstiklal Caddesi’nin kalabalığına karışıyorum. Dışarıda yine aynı gürültü, aynı telaş. İçeride kalan ise daha zor tarif edilen bir şey: Geri dönme isteği. Fiziksel bir hareketten çok zihinsel bir tekrar gibi. Belki de mesele bir yere gitmek değil; aslında hep orada olduğumuzu fark etmek. Belki de Kavafis’in dediği gibi: “Geceleri, sık sık geri dön ve alıp götür beni.”