Şu gerçeği teslim ederek başlayalım: Bugün İran’ın önceliği Türkiye değil.
Cenevre temaslarının sonuçsuz kalması, ABD’nin bölgedeki askeri yığınağı ve İsrail’in operasyonel hazırlıkları Tahran’ı “rejim güvenliği ve caydırıcılık” eksenine kilitlemiş durumda. Böyle bir ortamda “İran füzeleri Türkiye’yi hedef alır mı?” sorusu ilk bakışta abartılı görünebilir.
Ancak biliyoruz ki strateji yalnızca niyet okumak değil.
Strateji, ok yaydan çıktıktan sonra okun nereye saplanabileceğini ve birkaç adım sonrasını hesaplamak.
Çatışma sonrasında nasıl bir İran ortaya çıkacağını, savaş sıçramasa bile nasıl bir bölge ve nasıl bir güç dengesiyle karşılaşacağımızı bugünden düşünmek zorundayız. Türkiye gibi hem sınırdaş hem bölgesel ağırlığı olan bir ülke için bu; dış politika, güvenlik, ekonomi ve göç hesabı açısından lüks değil zorunluluk.
400 yıllık sınırın anlattığı
Türkiye–İran hattında 1639’daki Kasr-ı Şirin’den bu yana sınır değişmedi. Modern dönemde doğrudan savaş yaşanmadı. Bu, Ortadoğu coğrafyasında istisnai bir durum.
İran nüfusunun önemli bir bölümünü Azeriler ve Türkmenler oluşturuyor. Devletin üst kademelerinde dini lider ve Cumhurbaşkanı dahil Azeri kökenli isimler var. Türkiye ile tarihsel, kültürel, ekonomik ve toplumsal bağlar güçlü.
Ankara, ABD ile yürütülen ilk temaslarda arabuluculuk rolü üstlendi; diplomatik süreç daha sonra Muskat ve Cenevre hattına kaydı. Türkiye her vesileyle İran’a askeri müdahaleye karşı olduğunu ve Türk topraklarının saldırı platformu olarak kullandırılmayacağını açıkladı.
Tüm bunlar İran’ın Türkiye’ye karşı sistematik bir saldırganlık geliştirmesini rasyonel olmaktan çıkarıyor. Hatta böyle bir ihtimal “hayali bir senaryo” olarak da görülebilir.
Dolayısıyla mevcut koşullar altında doğrudan hedef olma ihtimali düşük.
Ama kriz mimarisi değişirse…
Sorun tam da burada başlıyor.
Geçmiş örnekler gösteriyor ki savaş başladığında ve uzadıkça denklemi niyet değil ivme belirler.
Özellikle şu üç unsur bir araya gelirse tablo tahminlerimizin ötesinde değişebilir:
• ABD’nin Türkiye’deki NATO altyapısını (radar, istihbarat, lojistik) aktif operasyonel zincirin parçası olarak kullanması ve bunun Ankara’ya danışılmadan Trumpvari fiili bir “oldubitti” şeklinde yapılması,
• Ölüm kalım senaryosuyla karşı karşıya kalan İran rejiminin çatışmayı genişleterek ayakta kalma ve caydırıcılık mesajı verme arayışı,
• Tırmanmanın kontrolden çıkması; lider kadroya yönelik suikastlar veya merkezi karar sürecinin zayıflaması.
• Türkiye’ye doğru büyük bir göç başlaması.
Bu durumda “düşük olasılıklı ama yüksek etkili” bir risk ortaya çıkabilir. Bunu tamamen yok sayamayız.
Bazen hedef bilinçli seçilmez;
ivmeyle sürüklenir. Serseri kurşun riski her savaşta vardır.
Savaş uzarsa risk büyür
İran’ın risk üretme kapasitesi tek boyutlu değil:
• Orta menzilli balistik füze envanteri,
• Katmanlı hava savunma sistemleri (Rusya menşeli S-300 dahil),
• Denizden erişimi engelleme kapasitesi,
• Dağınık ve yeraltı konuşlanma konsepti,
• Çin ve Kuzey Kore ile teknik iş birlikleri, silah sistemleri ve mühimmat temini.
Bu yapı, olası bir İsrail/ABD saldırısını tamamen engellemeyebilir. Ancak operasyon maliyetini yükseltir, savaşı uzatır ve mümkün olduğunca bölgesel bir baskı alanı oluşturmaya çalışabilir. Rusya ve Çin, doğrudan müdahil olmadan, bu savaşın uzaması, ABD’nin orada saplanıp kalması yönünde çaba sarfedebilir.
Ve savaş uzadıkça Türkiye’ye yansıyan riskin askeri olmaktan çok ekonomik ve jeoekonomik olacağı muhakkak.
İş dünyası için asıl mesele: Füze değil, dinansal şok
IMF Küresel Finansal İstikrar Raporu, Dünya Bankası Emtia Görünümü, IEA Petrol Piyasası Raporu ve büyük reasürans şirketlerinin analizleri aynı noktaya işaret ediyor:
Bölgesel çatışma = Enerji fiyatı + Sigorta primi + Navlun maliyeti + Sermaye çıkışı.
Enerji riski ve fiyatlar
Hürmüz Boğazı üzerinden dünya petrol ticaretinin yaklaşık beşte biri geçiyor. LNG akışının da önemli bir bölümü bu hatta bağlı.
Tarihsel veriler gösteriyor ki Hürmüz’de birkaç haftalık ciddi aksama Brent fiyatında çift haneli sıçramalara yol açabiliyor.
Türkiye açısından bu şu anlama gelir:
• Enerji ithalat faturası artar,
• Cari açık baskısı yükselir,
• Enflasyonist etki hızlanır.
Bu risk, doğrudan füze ihtimalinden daha olası.
Sigorta ve navlun maliyeti
Kızıldeniz örneğinde gördük: savaş riski primleri bir gecede değişebiliyor.
• Sigorta primleri yükselir,
• Navlun maliyetleri artar,
• Teslim süreleri uzar.
Türkiye’nin dış ticareti için bu:
• İthal girdilerin pahalanması,
• İhracatın yavaşlaması,
• Finansman maliyetlerinin artması demektir.
Sermaye akımları ve CDS
Jeopolitik tırmanma gelişmekte olan ülkelerin risk primlerini artırır.
CDS spreadleri yükselir.
Borçlanma maliyeti artar.
Uluslararası fonlar risk azaltma moduna geçer.
Türkiye gibi hem jeopolitik merkez hem dış finansmana duyarlı hem de çatışma coğrafyasına sınırdaş bir ekonomi için bu son derece kritik. Yabancı sermaye ürkek davranır, yerli sermaye savunmaya geçer, enerji ve ticaret pahalılaşır, güzergâhlar riskli hale gelir.
İş dünyasına somut mesajlar
Bu tablo karşısında şirketler ve yatırımcılar için öneriler net:
• Enerji riskini hedge edin. Vadeli işlemler, opsiyonlar ve uzun vadeli sözleşmelerle maliyet oynaklığını sınırlayın.
• Tedarik zincirini çeşitlendirin. Tek rota veya tek ülke bağımlılığını azaltın. Alternatif lojistik koridorları planlayın.
• Likiditeyi güçlendirin. Jeopolitik krizlerde nakit akışı esneklik sağlar. Kısa vadeli borç yapısını gözden geçirin.
• Sigorta ve sözleşmeleri güncelleyin. “Force majeure” ve savaş riski maddelerini yeniden değerlendirin.
• Senaryo planlaması yapın. En az üç stres testi uygulayın:
• Sınırlı çatışma
• Bölgesel tırmanma
• ABD’nin doğrudan müdahalesi
Devlet düzeyinde ne yapılmalı?
Bugüne kadar izlenen yaklaşım genel hatlarıyla doğrudur.
• NATO yükümlülükleri ile bölgesel denge arasındaki ince çizgi korunmalı.
• Türkiye topraklarının saldırı platformu olmayacağı net biçimde ifade edilmeye devam edilmeli.
• Savunma hazırlığı ve erken uyarı kapasitesi güçlendirilmeli.
• Tahran ve Washington ile eş zamanlı temas sürdürülmeli.
Türkiye, doğru zamanlama ve doğru kapsamda tırmanmayı sınırlayabilecek nadir aktörlerden biri olabilir. Bu diplomatik kapasite korunmalıdır.
Mevcut tabloda İran’ın Türkiye’ye saldırma niyeti yoktur. Önceliği rejimi korumak ve doğrudan saldırılara karşılık vermektir. Tarih, sosyoloji ve jeopolitik denge de Ankara ile ilişkilerin bozulmaması gerektiği tezini destekliyor.
Ama savaşta kılıç kınından çıktıktan sonra yönü her zaman akıl belirlemez. Bazen panik, bazen yanlış alarm, bazen de yanlış hesap yeni ve beklenmedik krizler üretir.
Bu yazının amacı korku üretmek değil; sadece düşük olasılıklı ama yüksek etkili bir senaryoyu her zaman masada tutma gereğinin altını çizmek.
İş dünyası için mesaj net:
Jeopolitik krizler önce haritaları değil, bilançoları değiştirir. Hazırlıklı olan ayakta kalır; riskleri azaltarak, sürprizleri yönetilebilir hale getirebilir.