“Ucuz alacak kadar zengin değilim.”
Bu cümleyi ilk duyduğumda gençtim. Cebimde para yok denecek kadar azdı. Bana fazla iddialı, hatta yaşadığım koşullarda biraz kibirli gelmişti. Yıllar geçti, işler büyüdü, hatalar yapıldı, dersler alındı. Şimdi dönüp bakınca anlıyorum ki bu söz kibir değil; tecrübenin süzülmüş hâli.
Ucuz etin yahnisi olur mu? Elbette olur. Ama sağlıklı ve lezzeti kalıcı olmaz.
Ucuz kararın sonucu da genellikle böyledir: İlk anda rahatlatır, sonra yorar, bezdirir, üzerinizden atamazsınız.
Bugün 8 milyar insana hizmet etmekte olan küresel ekonomi büyük ölçüde ucuz üretim üzerine kurulu. Çin, şimdi değişiyor ama uzun zaman dünyanın en ucuz üretim fabrikası idi.
Tüketici daha az ödemek istiyor. Şirketler maliyet düşürme baskısı altında: ucuz iş gücü, ucuz hammadde, ucuz kredi… Devletler bile kısa vadeli rahatlama uğruna uzun vadeli kaliteyi, kurumsal sağlamlığı ve güveni erteleyebiliyor.
Sorun her zaman fiyat değil.
Sorun zaman ufku.
İndirim tabelasının cazibesi
Hepimiz o duyguyu biliriz.
Yüzde 40 indirim tabelasını görünce içimizde küçük bir sevinç olur. “Kârlı çıktım” hissi… Hemen içeri gireriz.
Ucuza ayakkabı alırız.
Ucuza telefon.
Ucuza araba.
Ucuza ev.
Sonra?
Ayakkabı açılır.
Telefon bir yılda performans kaybeder, pili zayıflar.
Araba yolda bırakır.
Evin çatısı akar, imar sorunu çıkar, deprem dayanıklılığı tartışmalı olur.
O anki kazanç hissi, ertelenmiş maliyeti görünmez kılar.
Davranışsal ekonomi bunun adını koyuyor: anlık ödül – ertelenmiş bedel. Biz o küçük zaferle meşgulken, gelecekteki riski bilinçli ya da bilinçsiz şekilde göz ardı ediyoruz.
Ucuzluk çoğu zaman tasarruf değil, risk satın almaktır.
Burada durup adil olmak gerekiyor.
Asgari ücretle geçinen bir aile için ucuz ürün tercih değil, zorunluluktur. Kirasını, çocuğunun okul masrafını, arabasının yakıtını zor ödeyen insana “ucuzcu olma” demek insafsızlık olur. İmkânsızlıkla mücadele eden insanı yargılayamayız.
Benim sözüm imkânı olduğu hâlde hâlâ ucuzluğun peşinde koşanlara.
Geliri yüksek ama en ucuz iş gücünü arayanlara. Tedarikçiyi son kuruşuna kadar sıkıştırıp kalite bekleyenlere. Ortağına minimum pay verip maksimum sadakat isteyenlere.
Bu artık zorunluluk değil; zihniyet meselesidir.
Tasarruf değil; alışkanlıktır.
Bazen de kontrol hissidir.
Ve uzun vadede pahalıya mal olur.
Lüks ile kaliteyi karıştırmayalım
Burada önemli bir ayrım var: Lüks ile kalite aynı şey değildir.
Kalite güvenilirliktir.
Kalite dayanıklılıktır.
Kalite standarttır.
Beş yıldızlı bir otel lüks olabilir ama hijyen zayıfsa kaliteli değildir. Mütevazı bir butik otel lüks değildir ama tertemiz ve düzenliyse kalitelidir.
En pahalı danışman her zaman en iyisi değildir. Ama ehil, dürüst ve işini bilen bir danışman kalitedir.
Kalite gösteriş değil; sürdürülebilirliktir.
Ucuzluk ve ilişkiler
Ucuzluk yalnızca alışverişte değil, ilişkilerde de karşımıza çıkar.
Kolay bulunan ilişki, emek verilmezse kolay kaybedilir.
En düşük ücreti verip maksimum verim beklemek sürdürülebilir değildir.
Ucuz iş gücü kısa vadede maliyet avantajı sağlar ama motivasyon ve kalite düşer.
Ucuz siyaset pahalı kriz üretir.
Ucuz liderlik kurumu zayıflatır.
Bedel ödenmeyen şey derinleşmez.
Değer üretmez.
Güven inşa etmez.
Hayatta da iş dünyasında da kalıcılık emek ve sabır ister.
Dünya bu konuda ne yapıyor?
Almanya’da “bir kere al, doğru al” anlayışı yaygındır. Dayanıklılık önemlidir.
Fransa’da kalite kimliğin parçasıdır; zanaat kültürü korunur.
İngiltere’de “cheap” ile “value” ayrımı yapılır: Ucuz olmak sorun değildir ama kalitesizlik kabul edilmez.
Çin ölçek ekonomisiyle fiyatları düşürdü ama dünya bunun çevresel ve sosyal maliyetini tartışıyor.
Türkiye’de ise indirim kovalamak bir refleks hâline geldi. Dolaplar dolu ama gerçekten vazgeçilmez ürün az. Bolluk hissi var; derinlik sınırlı.
Ucuzluk yaygınlaştıkça değer algısı aşınıyor.
Seçici olmak
Çözüm pahalı olmak değil. Lüks aramak hiç değil.
Çözüm seçici olmak.
Az ama iyi.
Gösteriş değil, sağlamlık.
En ucuz değil, güvenilir olan.
Ucuzluk ekonomik bir zorunluluk olabilir. Ama bilinçli tercihe dönüştüğünde karakter meselesine dönüşür.
En pahalı şey para değildir.
Zamandır.
Güvendir.
İtibardır.
Ben artık şuna inanıyorum:
Bugünü ucuza kapatmak kolaydır.
Yarını sağlam kurmak zordur.
“Ucuz alacak kadar zengin değilim” derken aslında şunu söylüyoruz: Başımı ağrıtacak bir ucuzlukla ileride pahalı bedeller ödemek istemiyorum.
Fiyat değil, değer satın almak istiyorum.
Çünkü ucuzluğun sonu çoğu zaman ucuz bir hayat, yüzeysel ilişkiler ve zayıf karakterdir.
Ben artık şunu biliyorum: Ucuz alacak kadar zengin değiliz.