Venezuela dosyasını yıllardır enerji masalarında, jeopolitik güç mücadelesi denklemlerinde, kredi pazarlıklarında, yaptırım tartışmalarında dinledik.
Fakat 2026’ya girer girmez yılın ilk günlerinde yaşananlar, o “uzak Latin Amerika” dosyasını bir gecede küresel sistem testine çevirdi.
ABD’nin Caracas’ta düzenlediği operasyonla Nicolás Maduro’nun ele geçirilmesi ve iki gün sonra 5 Ocak’ta New York’ta mahkemeye çıkarılıp “kaçırıldım / savaş esiriyim” söylemiyle suçlamaları reddetmesi, yalnızca bir liderin düşüşü değildi; egemenlik–hukuk–enerji–yatırım zincirinin aynı anda gerilmesiydi.
Bu tablo doğal olarak Venezuela ile ilgisi, ilişkisi olan her ülke gibi Çin’i de sarstı.
Çünkü Pekin, Caracas’ın en büyük finansörlerinden biriydi; petrol sahalarında, altyapıda ve kredi mekanizmalarında derin bağlar kurmuştu.
Ama “Çin sarsıldı” demekle “Çin en büyük kaybeden” demek aynı şey değil. Soruyu iş dünyasının soğukkanlı diliyle sormalıyız: En büyük kaybeden kim? Parayı kim kaybediyor, varili kim kaybediyor, emsal kimi vurabilir?
Benim cevabım net: Çin bu krizde kaybedenlerden biri, ama en büyük kaybeden değil.
Çünkü Çin’in canını yakan şey ağır petrol varillerinden çok emsaldir; kaybı da yönetilebilir, stratejik etkisi ise daha çok orta–uzun vadelidir.
Petrol cephesi: Can acır ama sistem çökmez
Çin’in Venezuela’dan ham petrol ithalatı 2024–2025 döneminde ortalama 300 bin varil/gün bandında seyretti; yaz aylarında daha da yükseldiğine dair piyasa okumaları var. Bu, yaklaşık olarak Venezuela ihracatının üçte birine denk geliyor. Özellikle Shandong eyaletindeki bağımsız rafineriler, Venezuela’nın ağır ve çoğu zaman iskontolu varilini sever.
Ancak toplam resimde oran belirleyici. EIA verilerine göre Çin’in 2024’teki toplam ham petrol ithalatı yaklaşık 11,1 milyon varil/gün düzeyindeydi; Reuters, Venezuela’nın Çin ithalatı içindeki payını yüzde 4 civarında tarif ediyor. Bu ne demek? Venezuela varili kesilirse marjlar bozulur, bazı rafineriler daha pahalı karışımlara döner, lojistik karmaşıklaşır.
Ama Çin’in enerji güvenliği çökmez. Çünkü portföy var: Rusya, Orta Doğu, Afrika; ayrıca stratejik stoklar ve denizde bekleyen kargo kapasitesi kısa vadeli şokları yumuşatır. Yani petrol tarafında Çin “en büyük kaybeden” değildir; canı yanar ama yürüyecektir.
Kredi ve bankacılık cephesi: Panik değil, yeniden pazarlık
Çin–Venezuela ilişkisi yalnızca petrol alımı değil tabii ki; esas derinlik kredi–altyapı–petrol karşılığı geri ödeme mimarisindedir. Toplam kredi tutarı kaynaklara göre değişse de bugün gördüğümüz en somut işaret, Çin finansal düzenleyicisinin bankalardan Venezuela’ya ilişkin kredi maruziyetlerini raporlamalarını istemesidir. Bu hamle panik değil, bilanço disiplini demektir.
Çin politika bankalarının refleksi bellidir: borcu bir gecede silmek yerine yeniden yapılandırmak, kavga etmek yerine zamana yaymak. Bu nedenle Çin para kaybedebilir ama kontrolsüz kaybetme ihtimali düşüktür. Asıl kırılgan olanlar devler değil; son yıllarda upstream’e giren küçük ve orta ölçekli yatırımcılardır. Büyükler (CNPC gibi) ağır hareket eder, bekler, geri dönmeyi dener; küçükler yeni rejim hukukuyla ilk sıkışanlar olur.
Asıl kayıp: Para değil, emsal
Çin açısından en büyük kayıp maddi değil, stratejiktir.
Krizin fısıldadığı mesaj şudur: ABD, yaptırım + hukuk + deniz kontrolüyle yetinmeyip sahaya da inebiliyorsa, Çin’in “kredi ver, altyapı kur, enerji al, siyaseti düşük profilde tut” modeli bir gecede duvara çarpabilir.
Ve daha kritik bir eşik daha var. Venezuela emsali, yalnızca ABD’nin alanını genişletmiyor; başkalarının da benzer yöntemleri meşrulaştırma iddiasını güçlendiriyor. Teorik olarak, Pekin “ayrılıkçılık” gerekçesiyle Tayvan’da devlet başkanını sarayında ele geçirip 3–4 saat içinde Pekin’e götürmeyi ve yargılamayı savunabilir mi?
Bugüne kadar Çin’in tercih etmediği bu yol, emsal normalleşirse, “yapılabilir” argümanını güçlendirir. Mesele Çin’in bunu isteyip istememesi değil; küresel sistemin bu tür fiili güç kullanımını hangi hızla olağanlaştırdığıdır.
İşte Pekin’i asıl rahatsız eden budur. Venezuela bir ülke olmaktan çıkıp bir emsale dönüşürse, Afrika’daki bir enerji yatırımı da Latin Amerika’daki bir maden imtiyazı da aynı korkuyla fiyatlanır. Bu yüzden Çin’in tepkisi sert olur; ama pratikte “şimdilik bekle–gör” hâkim.
Peki en büyük kaybeden kim?
Cevap hâlâ Venezuela’nın ta kendisi. Ülkenin borç ve tahkim yükümlülükleri, PDVSA dâhil toplam dış borç stokunun büyüklüğü ve ekonominin kırılganlığı, bu krizin nihai faturasının kurumlara, yatırım güvenine, üretim kapasitesine ve sosyal dengeye kesileceğini gösteriyor.
Çin ikinci halkadadır: rahatsız olur, bazı varlıkları/akışları kaybedebilir; ama ölçek ve portföy sayesinde toparlar. Rusya da kaybedecek kuşkusuz. Türkiye’nin Madura ile yakın bağları biliniyor.
ABD ise kısa vadede güç gösterisi yapar; orta vadede yönetilebilirlik sınavıyla karşılaşır: PDVSA’yı kim, nasıl ayağa kaldıracak? Hukuki meşruiyet nasıl yönetilecek? Yeni yatırımlar nereden finanse edilecek?
Türk iş insanlarına mesaj: 2026’da iş planı, jeopolitik planla aynı dosyada
Bu krizi Türkiye’deki iş insanlarına şöyle tercüme ediyorum: 2026’da jeopolitik risk, dışarıdan izlenen haber değil; içerideki bütçe kalemlerini belirleyegek önemdedir. Tedarik zinciri, navlun, sigorta primi, dolar finansmanı, yaptırım uyumu, veri güvenliği… Hepsi aynı anda etkilenebilir.
Üç önerim var. İlki portföy: tek pazara, tek tedarikçiye, tek rota ve tek finansman kanalına yaslanan şirket artık “verimli” değil, savunmasızdır. İkincisi uyum ve itibar: yaptırım/uyum dünyası yalnızca hukukçuların işi değil; CFO’nun, satın almanın, lojistiğin günlük işidir. Üçüncüsü ekosistem yatırımı: sadece mal satmayın; altyapıya, servise, yerel ortaklığa, veri/enerji verimliliğine girin. Kriz anında masada kalmanızı sağlayan varil değil, kurduğunuz ekosistemdir.
Çin Venezuela krizinin “en büyük kaybedeni” değil. Ama bu kriz, dünyanın yeni çalışma biçimini çıplaklaştırdı. Güç, hukuk ve piyasa aynı masada; aynı anda.
Uluslararası hukuk, egemenlik ve toprak bütünlüğü gibi “kutsal” kavramların da artık dokunulmaz olmadığını zihnimize nakşedelim. Daha arkası gelecek, Kolombiya, Küba, İran, Gronland….
Onun için bu masada ayakta kalmanın yolu, şirket aklını jeopolitikten ayırmamaktan geçiyor.
Nasıl bilgi, teknoloji, finans, operasyon üst düzey yöneticileri tayin ediyorsanız şimdi acilen üst düzey bir jeopolitikadan sorumlu bir üst düzey yönetici de seçin.