ABD ve Çin arasında yaşananlar manşetlerde büyük yer kaplarken asıl kavganın gümrük vergileri veya nadir element ihracat sınırlamaları üzerinden gitmediğini de görmemiz gerekiyor. Ayrışma artık kaçınılmaz bir gerçek ve bu gerçek devletleri, şirketleri ve bireysel yatırımcıları bazı sorular sormaya zorluyor. Ardından elbette kritik kararlar verilecek. Daha önceki çift kutuplu dünyada, yani ABD ve SSCB rekabetinde, taraflar birbirleri ile minimum temas halindeydi. Bugün ise her bakımdan iç içe geçmiş bir ekonomik ve diplomatik ilişki ağına şahit oluyoruz. Özellikle ABD’nin uyguladığı ama artık Çin’in de karşılık verdiği yeni regülasyonlar şirketlere tedarik zincirinin hangi tarafında durmaları gerektiğini, regülasyonlardan en az etkilenecek bölgelerin tespit edilmesini ve finansmana nasıl yakın durulabileceğini sorduruyor. Yönetim kurullarına alınacak kişilerin milliyeti ve geçmişine kadar daha önce üzerinde hiç kafa yorulmayan detaylar artık gündemden düşmeyecek.
Devletler açısından bakıldığında ise biraz daha net bir durum var. Avrupa Birliği isteyerek değil, yani ruhen değil ama fiziken, ama zorla ABD’nin yanına duracak. Bu kararı vermelerinde en büyük etken Rusya korkusu. Hammadde ve teknoloji konusunda fazla bir anlam ifade etmeyen Avrupa’nın Rusya tarafından işgal edilmesinin reelpolitiğe çok uygun olmadığını düşünsem de bu gerçek bir korku. Öte yandan Asya ülkeleri uzun bir süre daha denge politikası uygulamak zorunda kalacak gibi görünüyor. Üretim sistemleri Çin ile entegre ve yanı başlarında çok büyük bir pazar potansiyeli var. Çin’in gücü pek çok Asya ülkesi için ürkütücü ve ABD’nin koruma şemsiyesine ihtiyaç duyuyorlar. Rusya bile tarihi dinamiklerle değerlendirildiğinde bu grupta olabilir.
Latin Amerika’da ABD, Venezuela ve Kolombiya ile mücadele halinde. Trump, eleştirdiği Obama veya Clinton gibi “rejim değişikliği” operasyonlarını sevmiyor. Ancak anlaşmalı bir şekilde de olsa, ki bu anlaşma kartellerle olabileceği gibi Ukrayna karşılığında Rusya/Çin ile de olabilir, bu ülkelerde rejim değişikliği deneyecek. Bolivya’da 20 yıl sonra sağcı bir iktidar başa geldi ve ABD ile olan ilişkileri yeniden aktif hale getireceklerini açıkladılar. 26 Ekim’de ara seçim neticesinde parlamentonun alt ve üst kanatlarında kısmi değişim yaşayan Arjantin’de de Milei’nin başarılı olması için swap penceresi açıldı.
Finansal açıdan baktığımızda Fed ile değil de Hazine ile işlemin gerçekleşmesi veya ABD’nin değer kaybeden peso almış olması mantıklı bir “yatırım” değil. Oysa ABD 20 milyar dolar karşılığında hammadde kaynakları başta olmak üzere ülkenin kontrolünü ele alıyor dersek yanlış olmaz. Gelelim geniş anlamda ve doğrudan çeviri ile Global Güney’e, daha dar olarak bakarsak Afrika’ya. Demografi olarak büyüyen tek kıta ancak henüz önemli bir pazar olabilecek ekonomik büyüklüğe sahip değiller. Yine de hammadde, liman ve askeri üs açısından büyük öneme sahipler. Anti emperyalist politikaları nedeni ile SSCB’nin mirasını taşıyan Rusya, bölgede hükümetlerin sempatisine sahip.
Çin ise finansman konusunda insan haklarını bahane eden iki yüzlü Batı kurumlarından bıkan Afrika’da fonlama yolundan giderek yerini sağlamlaştırmaya çalışıyor. Finans medyasında çıkan haberler birkaç ülkenin dolar bazında kredilerini yuan ile swap’lama çabası içinde olduğunu gösteriyor. Bu, dolardan kaçınma olarak sınıflandırılabilecek bir işlemin çok daha ötesinde. Elbette daha düşük maliyetler söz konusu ancak aynı zamanda çift kutuplu dünyada nasıl pozisyon alınacağına dair ipuçları da var.
ABD endüstrileşme yolunda adımlar atmaya çalışırken Çin de zayıf olduğu finansal düzen kurma yolunda adımlar atıyor. Büyük ses getiren altın hareketinin de bu gözle değerlendirilmesi gerektiğini düşünüyorum. Elbette Çin devleti, Rusya’nın rezervlerine el koyulması ile başlayan süreci takip ediyor ve önlem olarak altına geçiyor, insanlar kağıt para düzenine karşı duydukları tedirginliği altın alımları ile dışa vuruyor. Ancak altın aynı zamanda teminat ve ticaret işlemlerine de konu olabilecek bir varlık ve Çin, ABD tarafından kapının kapatılması durumunda alternatifsiz kalmak istemiyor. Klasik düşünce tarzı ile anlaşılması zor bir döneme yürüyoruz.