Bu aralar nereye baksam ölen SaaS (Software as a Service - Hizmet Olarak Yazılım) uygulamalarından bahsediliyor, sürekli bir ağıt hali var her yerde: SaaS öldi mü? Emdi yürek yırtılır. Şirket değerlemelerinden, iş modellerine bir tereddüt, bir tekinsizlik, bir endişe yayılmış durumda. Ama durun, atıf yaptığımız Alper Tunga ölmedi, yırtmayın yüreğinizi, sadece kılıcını değiştirdi. Gelin bakalım neler oluyor. SaaS yıllarca dokunulmazdı. Lisansları kaldırdı, sunucuları buluta taşıdı, “abonelik” (MRR & ARR) kelimesini finans dünyasının en sevdiği terimlerden biri haline getirdi. Her ay düzenli gelir, grafikte pürüzsüz bir çizgi. Yatırımcı mutlu. Yönetim kurulu huzurlu. Şirket değerlemeleri roket gibi gidiyor, daha ne olsun?
Ama küçük bir detay vardı. Bu model yazılım şirketlerine öngörülebilir gelir sağlarken onların müşterilerinin geliri değişken, gideri sabit hale geliyordu. Bir uyumsuzluk vardı ama herkesin işi yolundayken kimse bu kategorik probleme kafayı takmıyordu. Böylece küresel SaaS harcamaları 400 milyar doların üzerinde seyretmeye başladı. Seyir güzel kelime. Şirketler her ay koltuk başına ödeme yapıyor. Kullanıcı, lisans ve login başına… Ve bu durumu seyretmeye ne kadar devam edebilirlerdi acaba? Doğal olarak şu soruyu sormaya başladılar: Koltuğa para ödüyoruz ama bu koltuk gerçekten gelir ve kâr üretiyor mu? Eskiden bu soru çok kritik değildi. Çünkü yazılım bir araçtı. İnsan çalışır, yazılım yardımcı olurdu. Koltuk sayısı artarsa iş kapasitesi artar gibi düşünürdük, hatta iş artarsa koltuk sayısının artmasına dayalı lineer büyüme beklentisi zaten bir nevi doğa kanunuydu.