Bu yıl yatırımcılar için soluksuz bir gündemle ilerliyor; bir şokun artçıları dinmeden yenisiyle sarsılan piyasalar küresel belirsizliklerin merkezinde Trump’ın sonuçsuz kalan barış girişimleri ve Rusya - Ukrayna Savaşı’nın hâlâ çözümsüz kalması, Trump yönetiminin bilinçli olarak tırmandırdığı ticaret savaşları ve şimdi de Orta Doğu’da İsrail’in İran’ı hedef alan hava saldırılarıyla artan tansiyon... Küresel sermaye piyasaları bu jeopolitik şoklara ve makroekonomik kaymalara tepki verirken piyasalarda geleneksel korelasyonların çözüldüğü, atipik fiyatlamaların norm haline geldiği bir dönemden geçiyoruz.
ABD’nin borç dinamiklerine ilişkin artan endişeler, Çin ekonomisinde yavaşlayan büyüme, Trump’ın öngörülemez siyasi tarzı ve son gelişmelerle birlikte yükselişe geçen petrol fiyatları ile önümüzdeki yaz aylarında volatilitenin yeniden tırmanışa geçeceğine dair sinyaller güçleniyor. Tüm bu çalkantılar yatırımcıların sermaye koruma ve riskten kaçınma refleksleriyle klasik güvenli limanlara yönelim yarattı. Böylece 2025’in en gözde varlık sınıfı tartışmasız bir şekilde altın oldu.
Güvenli liman arayışının tetiklediği bu ortamda piyasalardaki yapısal kırılganlıklar “Amerika’yı Sat” (Sell America) temasını da beraberinde getirdi. Oldukça nadir görülen bir paralellikte hem ABD hisse senetleri hem de ABD Hazine tahvilleri ve dolar aynı anda satış baskısı altında kaldı. Asya ve Avrupa’dan ithal edilen ürünlere yönelik açıklanan yeni gümrük tarifeleri kısa süre sonra askıya alınsa da, Trump’ın öngörülemez ve çelişkili ticaret politikaları birçok şirket nezdinde kalıcı bir belirsizlik iklimi yarattı. Trump ayrıca ABD Merkez Bankası’na (Fed) yönelik faiz indirimi çağrılarıyla da para politikasının bağımsızlığına gölge düşüren bir baskı unsuru haline geldi. Bu girişim şimdilik somut sonuç vermese de piyasalarda para politikasının kredibilitesine yönelik endişeleri derinleştirdi.
Artan bütçe açığı ve tırmanan borç yükünün tetiklediği mali riskleri kredi derecelendirme kuruluşu Moodys’in ABD’nin uzun yıllardır muhafaza ettiği AAA olan kredi notunu revize etmesine zemin hazırladı. Trump’ın Fed Başkanı Jerome Powell’ı görevden alma olasılığının konuşulduğu bir ortamda, ABD Hazine Bakanı Scott Bessent’in de potansiyel aday olduğuna dair iddialar, para politikasının kredibilitesine yönelik endişeleri daha da pekiştiriyor. Bu durum, küresel yatırımcı algısını ciddi biçimde etkiliyor. Bu arka planda ve ABD’de hâlâ güçlü gelen makroekonomik veriler sayesinde Fed üzerindeki faiz indirimi baskısı şimdilik sınırlı kalıyor.
Buna karşılık Avrupa Merkez Bankası (ECB), haziranda mevduat faiz oranını yüzde 2’ye çekti. Ancak karar sonrası ECB Başkanı Lagarde’ın beklenmedik ölçüde şahin duruş sergilemesi, piyasalarda soğuk duş etkisi yarattı. Ek faiz indirimlerinin şimdilik masadan kalktığını açıkça dile getirmesine piyasaların tepkisi gecikmedi: 10 yıllık Alman devlet tahvillerinin getirisi yüzde 2,6’ya tırmandı. Bu sert hareket, ECB’nin iletişim stratejisinin ve sözle yönlendirmesinin piyasalardaki belirleyici etkisini teyit etti. Tüm bu olumsuzluklara ve artan risk algısına karşın, küresel hisse senedi piyasalarının gösterdiği şaşırtıcı dayanıklılık gözden kaçmıyor. Ticaret gerilimi yumuşama eğilimine girerse ABD ekonomisi resesyona girmeden bu dönemi atlatabilir. Aynı şekilde Euro Bölgesi ekonomisinin de istikrarlı bir toparlanma sürecine girmesi kuvvetle muhtemel.
Yüksek borçluluk ortamının gelecekte enflasyonist bir sürece evrilebileceği endişesi, yatırımcıları hisse senetleri ve altın gibi reel varlıklara daha fazla ilgi göstermeye itiyor. Bu tablo risk iştahını destekleyici bir zemin sunarken güvenli liman olarak konumlanan tahvil ve altın gibi varlıklar kısa vadede baskı altında kalabilir. Tüm bu pozitif sinyallere rağmen mevcut riskleri göz ardı etmek elbette mümkün değil.
ABD yönetiminin tüm bu çıkışlarına rağmen piyasa oynaklığını belirgin biçimde artırsa da ana trendlerde kırılmaya neden olmadı. Avrupa borsaları rekor seviyelerde ilerlemeye devam ederken Amerikan endeksleri de şubat ortasında gördükleri zirve seviyelere yalnızca bir adım mesafede seyrediyor. Bu süreçte portföy yapılarında, ABD ve dolar varlıkları lehine olan pozisyonun kademeli olarak azaltılıp Euro Bölgesi varlıklarına yönelik pozisyonların artırılması muhtemel. Cazip değerlemeleri ve devam eden mali teşvikleriyle Avrupa’nın yeniden öne çıkması ve sunduğu potansiyel artık göz ardı edilemeyecek bir noktaya ulaştı.