Riskli varlıkların güçlü performansı, birden fazla faktöre dayanır. Bu faktörlerden en önemlisi olan dünya genelinde enflasyon baskılarındaki azalma, para politikalarının daha esnek bir yaklaşıma yönelmesine neden oldu. Ayrıca küresel ekonomik büyümenin, özellikle ABD’nin önderliğinde, beklentilerin üstünde gerçekleşmesi borsaları destekledi. Euro Bölgesi’nde sanayi sektörü resesyona ve genel olumsuz ekonomik ve negatif piyasa duyarlılığına rağmen yine de olumlu sürprizler de sundu. Bölgede işsizlik oranı yüzde 6,3 ile tarihi bir düşük seviyeye ulaştı ve dikkat çekici bir başarı sağladı.
Bu gözlemlediğimiz farklı makroekonomik gelişmeler nedeniyle ABD ve Avrupa para politika yaklaşımlarının birbirinden ayrılmaya başladığına tanıklık ediyoruz. Küresel ekonominin değişen dinamikleri merkez bankalarını farklı yönlere sevk ederken son dönemde özellikle ABD Merkez Bankası (Fed) Başkanı Jerome Powell’ın açıklamaları dikkat çekti. Aralık ayında en son yapılan Fed toplantısında, piyasaların 2025 yılı için beklediği agresif faiz indirimlerinin gerçekleşmeyeceği sinyali verildi ve borsalar bu beklenmedik sinyale sert bir reaksiyon gösterdi. Powell, enflasyon baskılarının hâlâ kontrol altında tutulması gerektiğini vurgularken faiz oranlarının “uzun süre daha yüksek seviyelerde kalabileceğini” belirtti.
Buna karşılık Avrupa Merkez Bankası (ECB) mevcut para politikasındaki daha esnek yaklaşımıyla farklılık gösteriyor. Avrupa ekonomisindeki durgunluk ve resesyon risklerini bertaraf etmek amacıyla ECB daha güçlü bir gevşeme politikası benimseyebileceğinin sinyallerini verdi. Fed ise daha temkinli bir tutum sergiliyor. Bu iki büyük ekonomik gücün ayrışan stratejileri, sadece finansal piyasalar üzerinde değil aynı zamanda global ekonomik dengeler üzerinde de derin etkiler yaratacak gibi görünüyor.
Son iki yıldır yatırımcılar için para politikası odak noktası olmasının ardından 2025 yılında ekonomik politikaların ağırlık merkezi değişiyor. Para politikası artık ikinci plana gerilerken maliye politikasının sahnenin ön sırasına geçmesini bekliyorum. ABD’de Donald Trump’ın başkanlığa geri dönüşüyle birlikte ekonomiyi canlandırmak için planladığı geniş kapsamlı vergi indirimleri, bütçe açığını hızla artırma potansiyeli taşıyor. Trump yönetiminin daha düşük vergilerle büyümeyi hızlandırmayı hedefleyen bu yaklaşımı, kısa vadede ekonomik aktiviteyi desteklese de uzun vadede kamu borçlanmasını tehlikeli seviyelere çıkarabilir.
Öte yandan Avrupa cephesinde de benzer bir mali genişleme stratejisi gündemde. Kıtanın rekabet gücünü ABD ve Çin’e karşı artırması için gereken büyük altyapı yatırımlarının yanı sıra yeni güvenlik mimarisi çerçevesinde savunma harcamalarının da hızla artması bekleniyor. Rusya’nın devam eden jeopolitik tehditleri, Avrupa ülkelerini hem ekonomik dayanıklılığı artıracak hem de NATO hedefleriyle uyumlu olacak şekilde gelecek yıllarda askeri kapasiteye daha fazla kaynak ayırmaya zorluyor.
Bu yeni maliye politikası dalgası küresel ekonomik dengeleri yeniden şekillendiriyor. Ne var ki hem ABD’nin hem de Avrupa’nın karşı karşıya olduğu bütçe açıkları ve borç yükleri, uzun vadeli ekonomik sürdürülebilirlik tartışmalarını da beraberinde getirecek. 2025 yılı, maliye politikalarının belirleyici olduğu bir dönemin başlangıcı olarak tarihe geçebilir. Özellikle bono yatırımcılarının enflasyonist rejimin geri dönüşüne karşın olası yeniden yükselme trendine geçen faiz oranlarından korunması gerekiyor. Portföyde beklenen enflasyonist baskıya karşı korunmaya yönelik stratejilerden biri, yatırımcıların hisse senetlerinin yanı sıra altına da yer vermeleri.
2025 yılında maliye ve para politikaları yalnızca bölgesel farklılıklarla değil aynı zamanda bu politikaların ekonomik büyüme ve enflasyon üzerindeki uzun vadeli etkileriyle gündemi bir hayli meşgul edecek. ABD ve Avrupa’nın bu ayrışan yolları, yatırımcılar ve ekonomistler için yeni bir değerlendirme sürecini zorunlu kılıyor. Bu durum, piyasaların “sakin” geçen 2024 yılının aksine 2025 yılında çok daha yüksek bir volatiliteyle karşı karşıya kalmasına neden olacak.