Bütün tiranlıklar bitti bir metriklerinki kaldı diyenlere başlıkta ismi verilen ve çok sevdiğim kitabı öneririm. Jerry Z. Muller’in kitabını okuduğumda aklıma merhum üstad Peter Drucker gelmişti. Muhtemelen 20’nci yüzyılın en yanlış anlaşılan dahilerinden biriydi kendisi. Malum sözünü biliyorsunuzdur: Ölçemediğini yönetemezsin. Eh ilk bakışta çok mantıklı geliyor, attığımız adımların sonuçlarını ölçemiyorsak onları niye attığımızı ya da nasıl atmamız gerektiğini anlamamız mümkün değildir. Fakat bir de şu var, metrikler, yani sinyaller, gerçekliğin yerini almaya başlayınca çarpık ödüllendirme mekanizmaları oluşuyor ve nihayet ulaşılması istenen gerçek hedeflerin de altını oymaya başlıyor.
Şimdi gelelim şu tiranlık meselesine. Şöyle bir an düşünün, yayasınız ve yolda karşıdan karşıya geçmek istiyorsunuz. Yayalara kırmızı yanıyor, gece saat 12 ve düz bir yolun üstündesiniz. Sağa bakıyorsunuz 1 km görüş mesafesinde gelen hiç bir araç yok, sola bakıyorsunuz yine yok. Tekrar sağa baktınız bomboş. Fakat ışık kırmızı. Ne yaparsınız? Medeni bir şehirli olarak düzene uyarım ve yeşili beklerim diyorsanız, sizin için sinyal gerçekliğin yerini almış demektir. Işığın varlık sebebi kazaları önlemekten sizin toplumsal düzene uyum performansınızın göstergesi olmaya evrilmiş demektir. Tehlikeli bir örnek verdiğimin farkındayım ama tarif ettiğim durum kurumsal hayattaki KPI illüzyonuna benziyor. Koyduğunuz kural ve ölçtüğünüz parametre size insanların o kurala uyum ve o parametredeki performansını gösteriyor ama o kural ve parametrenin gerçek hayattaki kıymetinin zaman içindeki değişimini göstermeyebiliyor. Yani içsel tutarlılık dışsal tutarlılığın önüne geçiyor. Sonunda sadece ölçebildiğini yönetir, ölçemediğini gözardı eder duruma düşüyoruz. Bu sarmal o kadar tehlikeli ki kendi uydurduğumuz sinyallerin esiri olmaya başlıyoruz ve evet o anda bir bakıyoruz tepemize bir tiran çıkartmışız: Metrikler.