Hilton Bomonti’nin 34’üncü ve en üst katında, İstanbul’a çok tepeden bakan büyük cam cepheli bir oda... 83 yaşındaki İbrahim Çeçen’in odasında iki büyük masa var. Camın kenarındaki masada muhtemelen manzaranın keyfini çıkarırken okuduğu, Eric Hobsbawm’ın 18’inci ve 19’uncu yüzyılların sanayi devrimlerini, toplumsal dönüşümlerini anlatan “Devrim Çağı” duruyor. Çeçen’in kendi hikayesinin de bir tür “devrim çağı” olduğunu söylemek abartı olmaz: Ağrı’dan Ankara’ya, 20 liralık yurt ücretini ödeyemeyecek kadar yoksul bir mühendislik öğrencisinden, dünya altyapı sahnesinin en iddialı oyuncularından olmaya uzanan bir yolculuk. “Benim bu meslekten kopma imkanım yoktur” diyor Çeçen, “Sıfırdan başlıyorsunuz, sonra büyüdüğünü, bir eser haline geldiğini görüyorsunuz. Aynı bir fidan büyütmek gibi ama bunu kısa zamanda görüyorsunuz.” Bir inşaatçının ruhunu çok iyi özetliyor.
1941’de Ağrı’da, altı ablası olan ailenin tek erkek çocuğu olarak dünyaya gelen İbrahim Çeçen’in hikayesi, Cumhuriyet Türkiye’sinin Doğu Anadolu’daki yoksulluk manzarasıyla başlıyor. “Hem maddi imkansızlıklar hem o günün şartları” diye anlatıyor ilk yıllarını, “Demokrat Parti’nin son yıllarında, öğrenci hareketlerinin canlandığı bir dönemde Ankara’ya geldim.” Ankara’da bir apartman dairesini yurt edinmiş öğrenci topluluğuna katılır, aylık 20 liralık ücreti bile bir süre sonra ödeyemez hale gelir... Bir taraftan iş yapar, diğer taraftan sınavlara hazırlanır. Cumhuriyet Üniversitesi’nde inşaat mühendisliği okur; Bitlis’te kamu görevine başlar, kısa süre sonra istifa eder. 1969’da kendi şirketini kurar...