Jeopolitik gerilimlerin arttığı, ekonomilerin derin dönüşümlerden geçtiği ve küresel rekabetin sertleştiği bir dönemde Avrupa tarihsel bir sınavın eşiğinde. Aslında Avrupa’da hiçbir ülke bu sorunları tek başına aşabilecek güce sahip değil. Avrupa’nın ekonomik, siyasi ve teknolojik alanlarda güçlerini birleştirmesi artık bir zorunluluk. Aksi halde Avrupa iki küresel dev olan ABD ve Çin’in arasında hapsolma ve jeopolitik/ekonomik ağırlığını kaybetme riskiyle karşı karşıya kalacak.
Avrupa, dış baskıların tarihi ölçüde arttığı bir dönemden geçiyor. ABD “Inflation Reduction Act” gibi büyük ölçekli teşvik programlarıyla kendi sanayisini korurken, Çin geleceğe yönelik teknolojilerde agresif yatırımlar yapıyor ve stratejik hammaddelere erişim hatlarını güçlendiriyor. Son yıllarda artan jeopolitik riskler tabloyu daha da ağırlaştırıyor. Ukrayna savaşı, Avrupa’nın enerji maliyetlerini kalıcı şekilde yukarı taşıdı ve enerjideki dışa bağımlılığını açıkça ortaya koydu. Doğal gaz fiyatları gerilese de ABD ile kıyaslandığında hâlâ belirgin derecede yüksek, bu da enerji yoğun sektörler için ciddi maliyet dezavantajı yaratıyor. Trump dönemi transatlantik ittifakların istikrarını zayıflatıyor ve Avrupa için stratejik özerklik ihtiyacını artırıyor. Bu tabloya ek olarak Avrupa’nın çekirdek sanayileri olan otomotiv ve makine-imalat sektörleri Çin’in giderek güçlenen rekabetiyle karşı karşıya. Pazar payları düzenli olarak daralırken Avrupa sanayisinin uzun vadeli rekabet gücünü ciddi şekilde zorluyor.
Avrupa, tüm bu olumsuzluklar karşısında yavaş, parçalı ve aşırı temkinli bir görünüm sergileyerek “hasta adam Avrupa” algısını güçlendiriyor. Zayıf büyüme performansının olumsuz etkileri artık açıkça görülmesine rağmen, politikacılar hâlâ durumun ciddiyetini kavrayamıyor. Rekabet gücünü artıracak adımlar atmak yerine ulusal çıkarlar ön planda tutuluyor. Oysa Avrupa’nın yeniden küresel ölçekte söz sahibi olabilmesi için tıpkı ABD’nin bir bütün olarak hareket ettiği gibi, “Birleşik Avrupa” anlayışıyla ortak stratejiler geliştirmesi kaçınılmaz hale gelmiş durumda.
Avrupa’nın çıkış yolu nerede, dönüşüm nasıl gerçekleşmeli? Öncelikle kendi sorumluluklarını yerine getirmeli. Sermaye ve yatırım birliğinin derinleştirilmesi, dijital altyapı ve enerji dönüşümüne odaklanılması ve yatırımların sürdürülebilir kalkınma hedefleri doğrultusunda yeniden şekillendirilmesi kritik önem taşıyor. Çevresel standartlar, teşvik politikaları ve rekabet kuralları konusunda uyum sağlanması, iç pazarın etkinliğini artıracak ve bürokratik engellerle maliyet tuzaklarını azaltacaktır. Ancak ekonomik entegrasyon tek başına yeterli değil. Avrupa’nın jeopolitik risklere karşı daha dayanıklı hale gelmesi için ortak bir dış ve güvenlik politikası geliştirmesi, savunma sanayiinde kapasitesini artırması ve Rusya benzeri tehditlere karşı caydırıcı gücünü pekiştirmesi gerekiyor. Böylelikle ABD’ye aşırı bağımlılığını azaltarak daha özerk hareket edebilir.
Avrupa, bilim, teknoloji ve yeşil enerji gibi alanlarda gerçekten liderlik iddiasında bulunmak istiyorsa inovasyonu yalnızca tüketim seviyesinde bırakmamalı. Üretim, Ar-Ge ve yenilik kapasitesini merkeze koyarak küresel ölçekte rekabetçi bir konum inşa etmelidir. Bu dönüşümü başlatabilecek olanlar ise kıtanın kilit aktörleri: Almanya ve Fransa. Tarih boyunca Avrupa’nın yönünü belirleyen kritik dönemeçlerde inisiyatifi sıklıkla bu iki ülke üstlenmişti. Bugün de benzer bir liderlik olmadan, ortak stratejilerin hayata geçirilmesi ve Avrupa’nın yeniden küresel ölçekte iddia sahibi olması zor görünüyor. Ancak mevcut siyasi tabloya bakıldığında ne yeni Merz hükümeti ne de Fransa’daki siyasi çalkantılar böyle bir liderlik sinyali veriyor.
Doğru politik irade oluştuğunda, Avrupa’nın uzun süredir olmadığı kadar güçlü bir şekilde daha verimli bir büyüme yoluna yönelme şansı var. Bunun arkasındaki temel itici güç, ABD’nin Batılı müttefiklerinden kısmen uzaklaşmasıyla birlikte Avrupa üzerinde oluşan yoğun baskı. Nitekim ilk büyük adımlar atıldı bile: Avrupa Komisyonu başlangıçta “ReArm Europe” olarak duyurulan ve daha sonra “Readiness 2030” adını alan program kapsamında Avrupa’nın savunması için 800 milyar euro mobilize etmeyi planlıyor. Ancak artacak olan yalnızca savunma harcamaları değil. Politikanın hedefi aynı zamanda Avrupa’nın genel rekabet gücünü artırmak. Avrupa Komisyonu’nun bu yılın başında açıkladığı “Rekabetçilik Pusulası”, yapay zekayı merkezine alırken bununla yetinmeyip dijital altyapı, temiz teknolojiler ve kritik ham maddelere erişim gibi alanları da Avrupa’nın gelecek yıllardaki temel yapıtaşları olarak tanımlıyor.
Avrupa’nın bugünkü sorunları ancak kararlı ve stratejik hamlelerle aşılabilir. Doğru ve cesur politik irade oluşursa hem büyüme hem de sermaye piyasaları üzerinde olumlu etkiler yaratabilecek köklü bir dönüşüm başlatılabilir. Ancak bugünkü politik konjonktür, bu dönüşümün zaman alacağını gösteriyor; yapısal reformları ve acı reçeteyi uygulayacak politik altyapı ise henüz oluşmuş değil. Avrupa liderlerinden alınacak cesur kararlar, kıtanın en kritik biçimde ihtiyaç duyduğu son çıkış yolu olabilir.