Bazen bakarsınız; sizden çok daha genç, sizden çok daha az tecrübeli biri yıllardır aynı kurumda emek vermiş insanların önüne geçer. Daha hızlı yükselir, daha görünür olur, daha kritik koltuklara oturur. İçinizden ister istemez şu soru geçer:
“Benim yanımda yetişti ama beni nasıl geçti, bende olmayan ne var onda?”
Bazen de bilgiyle, birikimle dolusunuzdur. Konunuza hâkimsiniz, derinliğiniz vardır. Ama bir bakarsınız, daha yüzeysel bilen, daha genç, daha az deneyimli biri; konuşma tarzıyla, vücut diliyle, ses tonuyla, göz temasıyla, özgüveniyle bir yönetim kurulu toplantısında, bir televizyon ekranında ya da kalabalık bir salonda bir anda parlayıverir.
Siz asıl işi yapıp arka planda kalırken, o sahnenin merkezine oturur.
Sanatta, siyasette, işte aynı kural
Sanatta da böyle değil mi? Sahneye çıktığında müthiş yeteneği olan bir sanatçı; kendini anlatamadığı, doğru pazarlanamadığı, iletişim dilini kuramadığı için, daha sınırlı yeteneğe sahip ama kendini iyi sunan biri tarafından gölgede bırakılabilir. Edebiyat, resim, müzik…her alanda böyle.
Siyasette de tablo değişmez. Ülkeyi yönetebilecek donanıma, vizyona ve ahlâkî ağırlığa sahip nice isim, “nasılsa fark ediliriz” rehavetiyle sessiz kalır; iletişimi güçlü, mesajını iyi satan, donanımı eksik ama sahneyi iyi kullananlar ise öne çıkar. Kimse durup dururken sizi keşfetmez. Eğer bir gizli ajanda yoksa, kimse sizi elinizden tutup vitrine koymaz.
Yetenek yetmez, anlatı şart
Hayatın acı ama gerçek kuralı şudur:
Yetenek tek başına yetmez. Bilgi tek başına yetmez. Ahlâk ve liyakat bile, doğru anlatılamıyorsa çoğu zaman görünmez kalır.
Stratejik iletişim, yani kendini doğru ifade edebilme, değerini abartmadan ama saklamadan ortaya koyabilme, bir tür sağlıklı “pazarlama” becerisi, çağımızın vazgeçilmez sermayesidir. Bu, gösteriş değildir; var olanı görünür kılma sanatıdır.
İnsan önce kendine anlatamazsa, başkasına hiç anlatamaz. Kendini sahneye koyamayan, sahnede kalamaz.
Bu sadece bireyler için değil
Bu kural yalnızca bireyler için geçerli değildir. Aynı gerçek;
• Şirketler için,
• Devletler için,
• Uluslararası kuruluşlar için,
• Silahlı kuvvetler için,
• Sivil toplum örgütleri için,
• Şehirler ve ülkeler için de geçerlidir.
Bir şirket ne kadar güçlü olursa olsun, hikâyesini anlatamıyorsa değerinin altında algılanır.
Bir devlet ne kadar haklı olursa olsun, tezini dünyaya doğru dille sunamıyorsa haksız görünür.
Bir ordu ne kadar caydırıcı olursa olsun, stratejik iletişimini kuramıyorsa gücü eksik okunur.
Bir şehir ne kadar zengin tarihe ve kültüre sahip olursa olsun, markasını inşa edemiyorsa geri planda kalır.
Bir sivil toplum hareketi ne kadar doğru bir davaya sahip olursa olsun, sesini duyuramıyorsa etkisizleşir.
Sonra hep aynı cümleler duyulur:
“Bizi anlamıyorlar.”
“Haklıyız ama anlatamıyoruz.”
“Değerimiz bilinmiyor, haksızlık ediliyor.”
Oysa mesele anlaşılmamak değil; anlatamamaktır.
Stratejik iletişim bir lüks değil, zorunluluktur
Stratejik iletişim kendiliğinden oluşmaz. Ya bilinçli bir emekle inşa edilir ya da profesyonel destekle kurulur. Tesadüfe bırakılamayacak kadar hayati bir alandır. Bugünün dünyasında görünürlük, güç kadar belirleyicidir; çoğu zaman gücün kendisi algı üzerinden şekillenir.
Geç kalmadan sahneye çıkmak
Bu yüzden gecikmeden; birey olarak, kurum olarak, şirket, şehir ve ülke olarak stratejik dilimizi ve iletişim mimarimizi güçlendirmeye başlamak zorundayız.
Aksi halde sadece geri planda kalmayız; geri planda kalışımızı da başkalarının yazdığı hikâyelerden izlemek zorunda kalırız.