Bazen bir kitap okursunuz ve sadece yeni bir bilgi öğrenmezsiniz; kendinizle ilgili bildiğiniz her şeyin, o güne kadar kendinize anlattığınız tüm hikayelerin bir yanılgıdan ibaret olduğunu fark edip, derin bir "Oh" çekersiniz. İşte şu sıralar New York Times Best Seller listesinin zirvesini zorlayan, üçüncü sıraya yerleşmiş "Enough" (Yeter) tam olarak böyle bir kitap.
Medya efsanesi Oprah Winfrey ve Yale Tıp Fakültesi’nden Dr. Ania Jastreboff tarafından kaleme alınan, Avid Reader Press / Bluebird etiketiyle raflardaki yerini alan bu eser, kapağında "kilo ve sağlık" vaat etse de, sayfaların arasında aslında bir "insan hakları" meselesini barındırıyor: Kendi bedenimizde, suçluluk duymadan yaşama hakkı.
Tarihin yanılgıları: Histeri, korseler ve "irade" masalı
Tarih boyunca insanoğlu, anlam veremediği her biyolojik durumu bir "karakter sorunu" olarak yaftalamaya meyilli oldu. 19. yüzyıla, Victoria Dönemi'ne gidelim...
O dönemde doktorlar, kadınların yaşadığı pek çok fiziksel ve ruhsal sıkıntıyı "Histeri" (Hysteria) adını verdikleri uydurma bir hastalığa bağlıyorlardı. Çözüm neydi? Çoğu zaman tecrit, bazen buzlu sularla şok tedavisi, bazen de sadece "duygularını kontrol et" baskısı. Bugün biliyoruz ki o kadınların çoğu biyolojik, nörolojik veya hormonal dengesizlikler yaşıyordu. Ama tıp "suçlayacak" bir yer aradığında, ibre hep kişinin "zayıf iradesine" veya "karakterine" dönüyordu.
Aynı dönemde bedeni hizaya sokmak için kullanılan o meşhur korseleri düşünün. Kaburgaları ezen, nefesi kesen o sıkı korseler sadece bir moda ürünü müydü? Hayır. O korseler, "makbul insan" olmanın, kendini kontrol etmenin, toplumsal normlara sığmanın bedeliydi. Nefes alamamak pahasına o kalıba girmek zorundaydınız.
Bugün o kumaş korseleri çıkardık belki ama yerine çok daha tehlikelisini, "zihinsel korseleri" giydik. Yıllarca bize şu öğretildi: "Eğer kilo veremiyorsan, bu senin iradesizliğindendir. Yeterince istemiyorsundur." İşte bu düşünce, modern insanın ruhunu sıkan en acımasız korse.
Oprah’ın kırmızı vagonu ve Sisyphus’un kayası
Kitapta Oprah, kendisi için iradenin en zor olduğu zamanı açıkça paylaşıyor. Hatırlayanlar olacaktır; 1988 yılında Oprah şovunda sahneye, içinde tam 30 kilo (67 pounds) hayvan yağı bulunan kırmızı bir vagonla çıkmıştı. Aylarca sadece sıvı ile beslenmiş, kendini aç bırakmış ve verdiği kiloları o vagonla temsil ederek "Bakın, başardım!" demişti.
Peki ne oldu? O şovdan hemen sonra, "normal" yeme düzenine döner dönmez, biyolojisi intikamını aldı. Verdiği kiloların hepsini, hatta daha fazlasını geri aldı. O kırmızı vagon, bir zaferin değil, aslında trajik bir yanılgının sembolüydü.
Bu bana Yunan mitolojisinde Sisyphus'u anımsatıyor. Hani şu dev bir kayayı tepeye kadar itmekle cezalandırılan, tam zirveye ulaştığında kayanın tekrar aşağı yuvarlandığını gören ve bu döngüyü sonsuza kadar yaşayan kral... Yıllarca diyet yapan, her pazartesi "bu sefer olacak" diyerek o kayayı itmeye başlayan ama biyolojisinin yerçekimine yenilip başa dönen milyonlarca insan, aslında modern zamanın Sisyphus'ları değil mi?
Bilim için "Pasteur Anı": Asıl sorun insanlarda değil, biyolojide
Dr. Jastreboff ve Oprah, kitapta tıp tarihiyle ilgili başka bir benzerlikten de söz ediyor. Louis Pasteur ve Robert Koch, mikrop teorisini bulup gösterene kadar, insanlar hastalıkların ya kişinin zayıf olmasından ya da kötü hava, yani miasma yüzünden ortaya çıktığını düşünüyordu. Çözüm mü? Hastayı suçlamak ve utanmasına neden olmak.
Ne zaman ki bilim, "Hayır, bu bir karakter sorunu değil, bu bir mikrop!"dedi; işte o an utanç bitti, tedavi başladı. Bugün obezite konusunda tam olarak bu "aydınlanma anını" yaşıyoruz. Kitap diyor ki: Bu irade ile ilgili değil, bu biyoloji ile ilgili.
Suyun altında nefesinizi ne kadar süreyle tutabiliyorsunuz?
Kitabın ana noktasında, Sisyphus'un kayasının tekrar aşağı yuvarlanmasının nedeni anlatılıyor. Buna "The Enough Point" yani Ayar Noktası deniyor.
Beynimizin derinliklerinde, kilomuzu ve yağ oranımızı korumaya programlanmış, termostat benzeri bir mekanizma çalışıyor. Diyet yapıp bu seviyenin altına inmeye çalışınca, vücut bunu bir kıtlık olarak algılıyor. Evde termostat hava soğuyunca kombiyi çalıştırıp evi ısıtır. Beyin de metabolizma hızını düşürüp iştahı artırır. Beyin bu şekilde sizi eski kilonuza getirmeye uğraşır.
Dr. Jastreboff bu durumu harika bir metaforla açıklıyor: "İradenizle kilo vermeye çalışmak, suyun altında nefesinizi tutmaya benzer. Bir süre tutabilirsiniz, çok güçlüyseniz biraz daha uzun tutabilirsiniz. Ama eninde sonunda biyolojiniz devreye girer ve o nefesi size zorla aldırır.".
Yıllardır "iradesiz" olduğunuzu sandığınız, o pastayı yediğiniz için kendinizden nefret ettiğiniz o anlar... Aslında iradesizlik değil, biyolojinizin sizi hayatta tutmak için kazandığı zaferlerdi.
Beynimizdeki "Miranda Priestly": Food noise
Neden bazen yeter demek bu kadar zor? Kitap, çoğu kişinin yaşadığı ama tam olarak adlandıramadığı bu duruma bir isim veriyor: "Food Noise" yani Yemek Gürültüsü.
"The Devil Wears Prada" (Şeytan Marka Giyer) filmini hatırladım. Meryl Streep’in oynadığı o soğuk ve çok şey isteyen patron Miranda Priestly’yi siz de hatırlıyor musunuz?Asla memnun olmayan, sürekli bir şeyler isteyen, gecenin bir yarısı imkansızı talep eden, zihninizi sürekli meşgul eden o ses...
İşte "Yemek Gürültüsü" yaşayan bir beyin, içinde bir Miranda Priestly ile yaşamak gibidir. Siz toplantıdasınızdır, çocuğunuzla oynuyorsunuzdur, sinemadasınızdır ama beyninizin arka planında o ses sürekli konuşur:
"Şimdi ne yiyeceğiz? O tabaktakini bitirmeliydin. Akşama ne var? Hayır onu yeme, bunu ye. Of yine çok yedin...".
Bu hiç bitmeyen iç ses, insanın yaşama isteğini, hayal gücünü ve o anda kalmasını içine çeken bir kara delik gibi. Pek çok kişi buna "oburluk" diyor, ama aslında bu, zihinde durmadan dönen bir saplantı. Oprah kitapta bunu, "Yıllarca beynimde sürekli çalışan bir radyo yayını vardı ve ben herkesin böyle yaşadığını sanıyordum" diye anlatıyor.
Sessizlik konuşmaya başlar ve yeni bir yol açılır.
İşte kitabın ve belki de bu çağın en büyük "Aha!" anı burada geliyor. Oprah, doktorunun önerisiyle girdiği o yeni yolda (kitapta detaylarıyla anlatılan, hormonal dengeyi sağlayan o yeni nesil tedavilerle tanıştığında) yaşadığı şeyi "zayıflamak" olarak tanımlamıyor. O anı, "Sessizlik" ve "Özgürlük" olarak tanımlıyor.
Oprah o anı şöyle anlatıyor: "Bir sabah uyandım ve ilk düşündüğüm şey 'kahvaltıda ne yiyeceğim' değildi. Sessizlikti.".
Mide küçülmedi, irade çelikleşmedi. Sadece beyindeki o gürültü kesildi. İçindeki Miranda Priestly sustu. İlk defa, önündeki yemeğe bakıp "Benim buna ihtiyacım yok, yeter" diyebildi. Ve bunu bir savaş vererek, dişlerini sıkarak değil; sadece "öyle hissederek" söyledi.
Kitapta bahsedilen bu tıbbi yaklaşım, aslında bir "hile" veya "kolay yol" değil. Gözü bozuk birinin gözlük takması ne kadar normalse, beynindeki tokluk sinyali (termostat ayarı) bozuk birinin bu desteği alması da o kadar normal. Mesele zayıf olmak değil; mesele, zihni o esaretten kurtarıp, gerçek potansiyelinizi yaşayacak alanı açmak.
Neden okumalısınız?
"Enough" adlı kitap, sadece kilo vermek isteyenlere değil, hayatın başka alanlarında da kendiyle uğraşan herkes için okunması gereken bir kitap. Çünkü bize en büyük hediye olarak şefkat veriyor.
Yıllarca aynaya bakıp kendinize söylediğiniz o acımasız sözleri düşünün. "Neden yapamıyorum? Neden herkes gibi duramıyorum?"
Bu kitap, o aynadaki görüntüye sarılıp şunu söylemenizi sağlıyor: "Sorun senin karakterinde değildi. Sorun senin ruhunda değildi. Sadece termostatın ayarı bozuktu."
Şimdi o ayarı değiştir. Gürültüyü kes. Hayatında ilk kez, açıkça "Bu kadarı yeter" de. Bu kitap, o özgürlüğün ilk adımı.