İstanbul’da Nişantaşı’nın kalbinde Karun Kıraç şehrin ritminin, tarihinin ve ruhunun hissedildiği mücevherler üretiyor. Forbes’a yazan Daniel Scheffler’a göre Kıraç’ın atölyesinde adım atmak, şehrin damıtılmış haline girmek gibi, ustaların uğultusu, erimiş metalin kokusu, ışığı şekillendiren ellerin sessizce çalışması. Burada atalara ait bir miras modern bir vizyona dönüşüyor. Karun, “İstanbul sadece yaşadığım yer değil, yarattığım her şeyin arkasındaki ritim. Şehir, Kapalıçarşı’nın taşları gibi katman katman birikmiş yüzyılların zanaatkarlığını ve ticaretini taşıyor. Atalarımın mücevherdeki hikayesi beş yüzyıl öncesine dayanıyor ve İstanbul’la iç içe, Doğu’nun Batı’yla, geleneğin yenilikle buluştuğu bir kavşak” diyor.
Karun tasarlarken kubbeleri, İstanbul Boğazı’nın ışığını ve şehrin içindeki tezatlıkları görüyor; kaos ve dinginlik, yaşlılık ve yeniden doğuş. “Eski şehrin dokuları, kültürlerin karışımı hepsi işime yansır. İstanbul zanaatımla ayrılmaz bir bütün çünkü hem mirasım hem de ilham perim”
Mirası yeniden yorumlamak
Karun’un ailesi nesiller boyunca mücevher üretti. O bu soya saygı duyuyor ama onu kopyalamayı reddediyor. Elindeki klasik motifleri tarihi dokuyu silmeden yeniden tasarlıyor. “Bir iş devralmadım, bir ruh devraldım” diyen Kıraç, zanaate, tasşlara ve mücevherin hikaye anlatma gücüne derin bir saygı duyduğunu belirtiyor. Karun Jewellery’yi sıfırdan inşa etti; tekrarın hüküm sürdüğü bir geleneğe çağdaş tasarım getirdi. “İleri taşıdığım şey yaratımın ruhu ama her tasarım, her karar, her yol bana ait.”
Gün doğmadan Galata’da dolaşıyor, Nişantaşı’nın sakin kafelerinde çay içiyor ve Eminönü’nün vapur iskelesinde yürüyüş yapıyor. Böylelikle onun için her gün bir ritüele dönüşüyor.“Her sabah Asya yakasından Nişantaşı’na geçiyorum ve Boğaz beni her zaman farklı karşılıyor. Bazen gümüş, bazen derin mavi, her zaman canlı” diyor. Bebek’te bir kahve, bir simit, Boğaz ışıkları titreşirken su kenarında bir akşam yemeği. Bu ritimler onu besliyor.
İstanbul zanaatı
Atölyesinin bir yaratım alanından fazlası olduğunu ifade eden Kıraç, “Her parça bir sohbetle, bir hikayeyle, birinin hayatından bir parçayla başlar. Zamanla paylaşılan anıların yaşayan bir arşivine dönüştü” ifadelerini kullanıyor. Karun için kalıcılık biçimde değil, duyguda gizli. “Bir mücevher el değiştirebilir, parlaklığı yumuşayabilir ama taşıdığı hikaye kalır” diyor. “Gerçek kalıcılık budur zanaatın hatıraya, hatıranın mirasa dönüşmesi.”
İstanbul’da lüks paradoksal bir nitelikte. Konsept galerilerin yanında altın çarşıları, minimalist butiklerin yanında yüzyıllık atölyeler. Karun’un kadın ve erkek koleksiyonları bu ikiliği taşıyor: zarif ama iddialı, köklü ama modern. “İstanbul’un lüks sahnesi miras ile modern arzunun dansıdır. Lüks sadece ne giydiğin değil, ne kadar dürüst yapıldığıdır.”

Bugün tanınırlığı İstanbul’un çok ötesine Londra’dan Dubai’ye, Milano’dan Doha’ya uzansa da işi hala son derece kişisel. Hala müşterileriyle birebir görüşüyor, klipsleri ayarlıyor, her taşın ardındaki hikayeyi anlatıyor. “İster Mayfair’de bir müşteri olsun ister Boğaz kıyısında, his aynı olmalı; samimi, insani, el yapımı” diyor.
İstanbul’da bir mücevher atölyesi yürütmek dayanıklı olmayı da gerektiriyor. Enflasyon, artan malzeme maliyetleri ve nitelikli ustaların azalması her bağımsız üreticiyi sınıyor. Ama Karun için bu zorluk aynı zamanda bir ödül. “Dünya değişir ama zanaat kalır” diye ekliyor. Türk zanaatkarlığının sessiz gücünü yeniden kazandığı bir gelecek hayal ediyor. Genç ustalara mentorluk etmeyi ve nesiller arasında köprüler kurmayı hedefliyor. “İstanbul bana bir şey öğrettiyse o da gerçek sanatın şehrin kendisi gibi kalıcı olacak şekilde inşa edildiğidir.”