;
Arama

Eleklerin ardındaki giz: Loya Kader Öztürkmen

Çağdaş sanatın genç ama dikkatle izlenen isimlerinden Loya Kader Öztürkmen, elek, tül ve file gibi malzemelerle insanın gerçekliğe dair sık sık takılıp kaldığı kırılgan alanlara dokunuyor.

19 Ocak 2026, 12:00

Loya Kader Öztürkmen’in atölyesine girdiğinizde duvarlardan sarkan malzemeler önce kısa bir duraksama yaratıyor, ardından, o duraksamanın içinde insanın kendi iç kalabalığı yavaş yavaş duyulur hale geliyor. Yüzü olmayan figürler duvarda asılı dururken her biri başka bir sessizliği, başka bir düşünceyi çağırıyor. Loya’nın dünyası ilk anda zarif görünüyor, biraz yaklaştığınızda ise bu zarafetin altında beklenmedik bir keskinlik hissediliyor.

Loya’nın çocukluğu, resme doğru kendiliğinden kayan bir merakla başlıyor. Daha harfleri bilmeden insan yüzlerinden harfler türeten, gördüğünü anlamlandırmaya çalışan bir çocuk… Bir gün yaşadığı migren nöbeti sırasında konuşma ve görme duyusunu geçici olarak kaybetmesi, hayatında belirleyici bir kırılma yaratıyor. Doktorun “Sevdiği bir şeyle uğraşsın” demesiyle yeniden çizimlere dönüyor. Gizlice yaptığı resimler, ailesinden habersiz girdiği yetenek sınavı ve Denizli’de başlayan akademik eğitim, sanki kaderin araladığı küçük bir kapıdan içeri sessizce yerleşiyor. Bugün hâlâ o aralıktan sızan ışığın izini süren biri o.

Loya’nın İstanbul’a uzanan yolu, “İyilik İçin Sanat Derneği” ile görünürlük kazandığı dönemle kesişiyor. Bayburt’taki Kenan Yavuz Etnografya Müzesi’nde açtığı ilk kişisel sergi “Eleğin Hafızası”, Anadolu’nun buğdayla, toprakla ve el emeğiyle kurduğu ilişkiye içten bir selam niteliğinde. Sergide yer alan dev elek, yalnızca bir iş olarak değil neredeyse bir kültürün hafızası gibi duruyor, aldığı uluslararası kültür mirası ödülleriyle de dikkat çekiyor. Ardından yurt dışı davetleri geliyor. Bir vize engeli ile karşılaştığında, bu durumu üretimin parçası haline getiriyor: Tel… Tülün hafifliğiyle telin sertliğini aynı yüzeyde buluşturduğu işler, pratiğindeki temel gerilimi daha açık hale getiriyor.

Onun sanatında “gerçeklik”, zamanla sabit bir tanım olmaktan uzaklaşan bir kavram olarak beliriyor. Loya’ya göre gerçek, herkesin bulunduğu yerden bakarak az çok değiştirdiği bir alan. Bu nedenle elek, tül, tel ya da file onun elinde yalnızca birer malzeme değil bakma ve ayıklama biçimlerine işaret ediyor. Bazen bir şeyin aynı anda hem görünür hem de eksik kalabildiği hissi öne çıkıyor. Loya’nın yüzleri gözsüz, bakışın yokluğu sessiz ama sürekli bir gerilim taşıyor. Bu yüzler, kalabalık içinde fark edilmeden kalan kadın hallerini çağrıştırıyor. Gitmek isteyen ama yerinde kalan figürler karşısında izleyici, yarım kalmış bir ana tanıklık ediyor.

Figürlerin çoğalması bilinçli bir tercih. Loya’ya göre insanın karar verdiği an, zihnin en kalabalık olduğu anlardan biri. Her figür bir ihtimali, belki de geride bırakılmış bir seçeneği taşıyor. Eleğin gözenekleri de bu düşünceler gibi işliyor; ayıran ya da içeri alan geçitler gibi… Anadolu’da buğdayın elekten geçişi nasıl gündelik bir pratik ise, Loya’nın figürleri de insanın kendi içinden geçişini benzer bir süreklilikle düşündürüyor. Elek yaşamın kendisini, tel ise bu yaşamın sınırlarını hatırlatıyor.

Sanat tarihine dönüp baktığımızda Loya’nın yolculuğundaki bazı titreşimleri yakalamak mümkün: Umberto Boccioni’nin parçalanmış hareket hissi ya da Cengiz Çekil’in gündelik hayattaki sessiz iç sızısı gibi… Ancak Loya, bu referansların hiçbiriyle birebir örtüşmüyor; daha çok kendi sesinin yankısını arayan bir yerde duruyor. Yalnızlık, baskı veya görünür olup yine de fark edilmemek gibi duygular, son dönem işlerinde figürlerin giderek silikleşmesine yol açıyor. Belirsizleşen yüzler ve hafifleyen bedenler, “özgürleşiyorum” demekten çok, bunu alçak bir sesle fısıldıyor.

Kurtuluş’taki atölyesi ise tüm bu iç boşalmaların ve birikimlerin durduğu küçük bir alan. Çocukluğunun esnafını ve sokaklarını hatırlatan sıcak bir yer: Kapı önünde bir süpürge, içeride kaynayan bir çay, arada uğrayan kediler, selam veren komşular… Onun için atölye, dünyanın hızından uzaklaşıp nefes alabildiği bir sığınak. Üretim baskısından, görünürlük yarışından ve piyasanın ritminden bilinçli bir mesafede. 

Türkiye’de genç bir sanatçı olmak kolay değil. Çoğu zaman emeğin karşılığı alınamıyor ve üretimin yükü büyük ölçüde sanatçının omuzlarına kalıyor. Loya bunu saklamıyor. Yine de üretmeye devam ediyor, çünkü üretmek onun için bir meslekten çok hayatta kalma biçimi.

Şimdilerde tel ve tül arasında yeni bir seri üzerinde çalışıyor. “Dünden Sonra, Yarından Önce, Şimdi” adını verdiği ikinci kişisel sergisi Berlin’de izleyiciyle buluşmaya hazırlanıyor. Zamanın iki ucu arasında durup “şimdi”yi tartan işler… Yolculuk hâlâ sürüyor. Teller, tüller ve yüzler arasında tek bir cümle yankılanıyor: “Kader ağırdır. Loya hafif…”

Belki de Loya’yı en iyi anlatan şey tam olarak bu: Ağırlığın içinden hafifliği arayan bir sanatçının kendisiyle kurduğu sakin ama derin bir bağ.


Sayfa Sonu

Yüklenecek başka sayfa yok