Efsane yönetmen Wim Wenders, 80 yaşında Berlinale jüri başkanlığını kabul ederken başına nasıl bir politik fırtına açılacağını muhtemelen öngörmemişti. Festivalin ilk basın toplantısında en ön sıradaydım. Salondaki tansiyon daha ilk soruda yükseldi. Mikrofonu alan isim freelance gazeteci Tilo Jung oldu. Sorusu doğrudan ve sertti: Gazze’deki çatışmalar hakkında ne düşünüyorsunuz? Festival sponsorlarından Alman hükümetinin İsrail’e verdiği destek hakkında ne düşünüyorsunuz?
Wenders’ın cevabı diplomatikti ama tartışmayı bitirmedi:
Siyasetin dışında kalmak zorundayız çünkü bilerek siyasi filmler yaparsak siyasetin alanına girmiş oluruz. Oysa biz siyasetin karşı ağırlığıyız, siyasetin tam tersiyiz. Biz insanların işini yapmak zorundayız, politikacıların değil.
Sonrasında manşetler, tweetler, kıyametler… Wenders’e duyarsızlık suçlamaları yöneltildi. Bir önceki Berlinale’de Tilda Swinton benzer eleştirilerle karşılaşmış, ödül töreninde tonunu sertleştirmişti. Wenders ise geri adım atmadı.

Geçen yılın gala filmi Das Licht Almanya’daki Suriyeli göçmenleri odağa almıştı. Bu yılın açılış filmi No Good Men ise ABD’nin Afganistan’dan çekilmesinin hemen öncesinde geçen bir aşk hikayesine odaklanıyordu. Gazeteci bir kadının, Taliban tehdidi altında hayatta kalma mücadelesi üzerinden ilerleyen anlatı, politik arka plan ile kişisel fedakârlığı yan yana getiriyordu.
Festival temposu her zamanki gibi sertti. Basın gösterimlerinin kalbi Berlinale Palast, kahve ve koşuşturmanın merkezi ise Grand Hyatt Berlin idi. Günde ortalama üç - dört film izleniyor, seans çıkışı hızlı bir kahve molasının ardından basın toplantıları başlıyordu. Herkes bir yandan The Hollywood Reporter, Variety ve Screen’in günlük Berlinale sayılarından notlar düşüyor, diğer yandan sosyal medyayı kolaçan ediyordu. Geçen yıldan tanıdık gazetecilerle ayaküstü sohbetler festivalin en keyifli ritüellerinden biriydi.
İzlediğim yapımlar arasında bende en çok iz bırakanı Karim Aïnouz imzalı Rosebush Pruning oldu. İspanya’da pasif gelirle yaşayan varlıklı ama huzursuz bir ailenin izole villa hayatına bakan film, Reuters’in deyimiyle “operatik absürtlük” tonuyla ilerliyordu. Senaryoda Efthimis Filippou imzası vardı. Aile babasını canlandıran Pulitzer ödüllü Tracy Letts çok başarılı bir performans çıkardı. Filmin yarışmadan ödülsüz ayrılması şaşırtıcı oldu. Buna rağmen basın koridorlarında uzun süre konuşuldu.
Kırmızı halıda asıl hareketlilik ise Callum Turner sayesinde yaşandı. Turner galaya sevgilisi Dua Lipa ile gelince flaşlar patladı. Bir gazetecinin “Yeni James Bond sen misin?” sorusuna Turner yorum yapmamayı seçti. O sırada Tracy Letts’in “Yeni Bond benim” esprisi salonda kahkaha yarattı. Aynı masada oturan Pamela Anderson ise güneş gözlüklerinin ardında soğuk ama sarkastik bir sakinlikle olup biteni izliyordu.

Avrupa prömiyerini izlediğim Good Luck, Have Fun, Don’t Die ise festivalin en rahat ekiplerinden birine sahipti. Gore Verbinski yönetmen koltuğundaydı; başrolde her zamanki karizmasıyla Sam Rockwell, yanında Haley Lu Richardson vardı. Film büyük bir hikaye cevabı sunmasa da enerjisiyle izlettirdi.
Sunny Dancer’ın basın toplantısında ise politik gerilim yeniden tırmandı. Mikrofon bu kez How I Met Your Mother’ın yıldızı Neil Patrick Harris’e uzatıldı ve aynı gazeteci yine aynı soruyu sordu. Harris siyasete girmeyi tercih etmediğini söyleyince kısa sürede sosyal medyada eleştiri oklarının hedefi oldu. Oysa film, kanser hastası çocukların yaz kampı hikayesini anlatan oldukça insani bir çerçeveye sahipti.
Müzik temalı seçkide Grant Gee imzalı Everybody Digs Bill Evans teknik olarak güçlü bir portre çizse de ağır ritmiyle beni zorlayan yapımlar arasına girdi. Uyuşturucu gölgesinde ölüme yürüyen caz efsanesinin hikayesi, bilinçli olarak yavaş akan bir tempoyla kurulmuştu; fakat bu tercih izleme deneyimini yer yer boğucu kılıyordu.
Buna karşılık The Moment daha dinamik bir enerji taşıyordu. Film, İngiliz pop yıldızı Charli XCX’in turne hayatını şaşırtıcı derecede gerçekçi bir sertlikle anlatıyordu. Sektördeki yapay yüzlerle geçirilen bitmeyen mesai, tükenmişlik sendromu ve şöhret yönetiminin mekanik doğası filmde net biçimde hissediliyordu. Ton olarak bana yer yer The Weeknd’in yapımcılığını yaptığı The Idol dizisini hatırlattı.
14 Şubat gecesi adres yine Soho House’du. DJ kabininde yine ünlü Alman aktör Lars Eidinger vardı. Djlik yetenekleri yine parlak değildi. Üstüne bu yıl parti -1’deki Red Room’a sıkışınca içeride adım atacak yer kalmadı. Gecenin ilerleyen saatlerinde üst katlarda spontane alternatif partiler doğdu ve kalabalık hızla oraya aktı.
Ödüller açıklandığında tablo dikkat çekiciydi. İlker Çatak’ın Sarı Mektuplar (Yellow Letters) filmi Altın Ayı’yı kazanırken, Gümüş Ayı Büyük Jüri Ödülü Emin Alper’in Salvation filmine gitti. Sarı Mektuplar, Türkiye’de işlerinden çıkarılan bir grup insanın bürokrasi ve sistem karşısında giderek sıkışan hayatlarını merkezine alan güncel bir toplumsal dram olarak öne çıktı. Salvation, Mardin Bilge Köyü Katliamı’ndan esinlenen karanlık taşra atmosferiyle özellikle dikkat çekti.

Tüm bu politik gürültünün ortasında festivalin tarihsel arka planını konuştuğum, Cornell Üniversitesi’nde doktora yapan Jennifer Begakis da aklımın bir köşesindeydi. Begakis’in özellikle altını çizdiği nokta şuydu: Berlinale, 1951’de kurulduğunda yalnızca bir sinema etkinliği değil, Soğuk Savaş Berlin’inde Batı’nın kültürel vitrini olarak tasarlanmıştı. Amerikan işgal sektöründe doğan festivalin erken yıllarında Hollywood yapımlarının ve özellikle Walt Disney filmlerinin öne çıkarılması tesadüf değildi. Amaç, Batı Berlin’i kültürel olarak canlı ve cazip göstermekti.
Begakis’e göre festivalin ironisi tam da burada yatıyor: Amerikan teşvikiyle doğan Berlinale, aradan geçen on yıllarda giderek daha eleştirel, daha politik ve zaman zaman da Batı karşıtı seslere alan açan bir platforma dönüştü. Zaman içinde Vietnam Savaşı’nı eleştiren yapımların programda yer bulması bu dönüşümün erken işaretlerinden biriydi. Bugün festival salonlarında yaşanan politik gerilimleri düşündüğünüzde, Berlinale’nin kurucu DNA’sının hâlâ perde arkasında çalıştığını fark ediyorsunuz. Berlin’de sinema hiçbir zaman yalnızca sinema olmadı. Her zaman jeopolitiğin, kültürel gücün ve ideolojik rekabetin de sahnesi oldu.
Basın toplantılarından çıkıp kırmızı halatların arkasında saatlerce soğukta oyuncuları görebilmek için bekleyen kalabalığı görünce içimiz hafif burkuldu. Çünkü biz gazeteci grubuyla az önce o isimlerle aynı salondaydık. Kalabalık ise birkaç saniyelik bir kırmızı halı anı için saatlerce ayazda bekliyordu.
Berlinale kulislerinde en çok konuşulan başlıklardan biri festival direktörü Tricia Tuttle’ın geleceği oldu. Tartışmanın çıkış noktası doğrudan kişisel bir ihlal değil festival sahnesinin İsrail-Hamas savaşı bağlamında sert politik çıkışlara ev sahipliği yapması. Süreç özellikle Filistin-Suriyeli yönetmen Abdallah Alkhatib’in kapanış töreninde Almanya hükümetini hedef alan sözleriyle kırılma noktasına ulaştı; törende bulunan Çevre Bakanı Carsten Schneider’in salonu terk etmesi gerilimin federal düzeye çıktığını gösterdi. Bu noktada Berlin’de bazı siyasi çevrelerin Tuttle’a yönelttiği eleştiri net: Festival platformu, Alman dış politikasını doğrudan hedef alan bir sahneye dönüşürken yönetim kriz iletişimini yeterince sıkı tutamadı.

Krizi yapısal olarak hassaslaştıran unsur ise finansman denklemi. Berlinale bütçesinin yaklaşık yüzde 40’ının kamu kaynaklarından gelmesi, festival yönetimini ifade özgürlüğü ile devlet hassasiyetleri arasında dar bir hatta yürümeye zorluyor. Berlin’de kulis cümlesi artık şu şekilde kuruluyor: Parayı veren Alman devleti, sahnede eleştirinin hedefi haline geliyor. Kültürden Sorumlu Devlet Bakanı Wolfram Weimer’in çağrısıyla yapılan denetim kurulu toplantısından resmî bir görevden alma kararı çıkmasa da, festivalin gelecekteki yönünün yeniden masaya yatırılması Tuttle’ın manevra alanının daraldığı yorumlarını güçlendirdi. Buna karşılık yüzlerce Berlinale çalışanı ve uluslararası sinemacının açık mektuplarla Tuttle’a destek vermesi, tartışmanın artık tek bir yöneticiden çok, kamu fonuyla yürüyen küresel bir festivalin politik ifade alanını nasıl yöneteceği sorusuna dönüştüğünü gösteriyor.
Berlinale perdesi böylece bir kez daha kapandı ama Berlin’den geriye sadece izlediğimiz filmler değil, cevabı hâlâ netleşmemiş sorular da kaldı. Görünen o ki bu şehirde sinema biter, tartışma asla bitmez.