;
Arama

Savaşın gerçek galibi kim, devletler ve şirketler için zaferi nasıl tanımlayacağız?

Orta Doğu’daki çatışmalarda artık klasik zafer yok; kazananlar değil, hasarı en iyi yönetenler belirleyici olacak.

31 Mart 2026, 11:53

Savaşlar artık cephede kazanılmıyor.
Masada, ekonomide, kamuoyunda ve en önemlisi zaferin nasıl tanımlandığında kazanılıyor.

İran–ABD–İsrail hattında başlayan ve çevre coğrafyalara yayılan bu çatışma, klasik anlamda kazananı olan bir savaş değil. Daha doğrusu, tek bir galibi olmayacak bir savaş.

Çünkü savaş beklenenin ötesinde genişledi; taraflar yoruldu, mühimmat azaldı, iç kamuoyu desteği aşındı. Enerji, gıda, taşımacılık ve finansal maliyetler ise askeri kazanımları çoktan geride bıraktı.

Bu yüzden artık asıl soru şu:
Kim kazandı değil… zafer ne demek?

Tanımı olmayan zafer

TIME dergisinin ABD Kongresi üyeleriyle yaptığı değerlendirme, bu savaşın en kritik açmazını ortaya koyuyor. Washington’da bile ortak bir zafer tanımı yok. Kimileri rejim değişikliğini savunuyor, kimileri İran’ın nükleer kapasitesinin yok edilmesini yeterli görüyor, bazıları ise savaşın kendisinin baştan hatalı olduğunu düşünüyor. Hatta savaştan daha az zarar ve daha düşük maliyetle çıkmayı zafer sayanlar da var.

Bu tablo bize çok net bir gerçeği hatırlatıyor: Hedef net değilse, çıkış koşulları tanımlanmamışsa, baştan zafer de yoktur.

Askeri başarılar kendiliğinden stratejik sonuç üretmez. Hele hele karşı taraf beklenenden daha hazırlıklı ve dirençliyse…

Savaşın asıl cephesi: Ekonomi ve tedarik zinciri

Bugün savaşın kaderini belirleyen sadece uçak gemileri ve füzeler değil, enerji piyasaları ve tedarik zincirleri. 

Hürmüz Boğazı’ndaki aksama yalnız petrol akışını değil, gübre hammaddelerinden gıda üretimine kadar uzanan geniş bir ekonomik zinciri etkiliyor. Petrol ve doğal gaz fiyatlarındaki artış, küresel enflasyonu yeniden yukarı çekiyor. Navlun ve sigorta maliyetleri sıçrıyor, alternatif güzergâhlar yetersiz kalıyor.

Savaş uzadıkça hedefler de sertleşiyor. Elektrik santralleri, su tesisleri, iletişim altyapısı artık askeri hedeflerin parçası haline geliyor. Bu noktadan sonra savaş, devletler arasında değil, doğrudan toplumların dayanıklılığına karşı yürütülür.

İran: Ayakta kalmanın zaferi

İran açısından zaferin tanımı son derece yalın: Bunca darbeye rağmen ayakta kalabilmek.

Rejim çökmemişse, sistem dağılmamışsa ve hâlâ karşı tarafa ağır maliyet üretebiliyorsa bu İran için zaferdir. Nitekim İran’ın beklenenden daha dirençli olduğu ortaya çıktı.

Ancak bu bir Pirus zaferidir. Ekonomi zaten kırılgandı; şimdi altyapı tahribatı, iş kaybı, insan zayiatı ve toplumsal baskı bu kırılganlığı daha da derinleştiriyor. İran kazansa bile, zayıflamış ve savaş sonrasında ağır bedeller ödeyecek bir kazanan olacaktır.

ABD: Güçlü ama yönsüz

ABD sahada güçlü, ancak stratejik olarak belirsiz bir pozisyonda. Rejim değişikliği gerçekçi görünmüyor; İran’ın nükleer ve füze kapasitesinin tamamen ortadan kaldırılması da mümkün değil. Savaşın maliyeti on milyarlarca dolara ulaşmış durumda ve kamuoyu baskısı giderek artıyor.

Donald Trump yönetimi için asıl mesele artık askeri değil: Bu savaştan süratle nasıl çıkılacak? Özellikle yaklaşan diplomatik takvim ve seçimler öncesinde nasıl bir “zafer” hikâyesi sunulacak?

Çıkış stratejisi olmayan bir savaş, görüntüde bile olsa zafer üretmez.

İsrail: Güç ve yalnızlık arasında sıkışmak

İsrail bugün yalnız İran’la değil, bölge geneline yayılmış bir güvenlik denkleminde mücadele ediyor. Lübnan’da Hizbollah, Yemen’de Houthis, Suriye ve Irak sahalarında süren gerilim, İsrail’i çok cepheli bir savaşın içine çekiyor.

Bu durum askeri kapasiteyi zorlamakla kalmıyor; ekonomik maliyetleri artırıyor, ticareti sekteye uğratıyor ve Batı kamuoyundaki desteği aşındırıyor. İçeride siyasi baskı da artıyor.

Bazı çevrelerde hedefin Türkiye’ye kadar genişletilmesi yönündeki söylemler ise stratejik bir hata. Böyle bir genişleme, güvenlik sağlamaz; aksine derin bir izolasyon, zayiat ve kırılganlık üretir.

Körfez: Güvenlik şemsiyesinin çöküşü

Körfez ülkeleri bu savaşın en kırılgan aktörleri olarak öne çıkıyor. Savaşı başlatmadılar, ancak enerji ve sivil altyapıları hedef haline geldi. Petrol ve gaz tesisleri, rafineriler ve limanlar ciddi risk altında.

Bu süreç, ABD’nin güvenlik şemsiyesinin sorgulanmasına yol açtı. Amerikan ve Avrupalı firmalara akıtılan trilyonlarca dolarlık savunma harcamalarına rağmen bu ülkeler kendilerini güvende hissetmiyor.

Bu ülkeler için zafer yok. Sadece zararı sınırlama mücadelesi var.

Sessiz kazanan: Çin

Bu savaşın en dikkat çekici sonucu, sahada olmayan aktörlerin kazançlı çıkmasıdır. Bu noktada en önemli örnek Çin.

Çin, Körfez’den gelen petrol akışındaki aksamalardan etkileniyor olsa da, yüksek rezervleri ve alternatif tedarik hatları sayesinde daha dayanıklı bir pozisyonda. Rusya’dan ve Orta Asya’dan sağlanan enerji akışı, Pakistan Ekonomik Koridoru gibi projelerle çeşitlendirilmiş durumda.

Enerji fiyatlarının yükselmesi, Rusya’nın gelirlerini artırırken dolaylı olarak Çin’in jeopolitik manevra alanını genişletiyor. Çin sahada değil, ama oyunun kazananlarından biri. Eline nadir bir fırsat geçmesine rağmen Tayvan’a askeri müdahalede bulunması ihtimalini geçerli kılmamak için kendisini tutuyor.

Kaybeden: Avrupa’nın derinleşen krizi

Avrupa Birliği için bu savaş, Ukrayna krizinden sonra gelen ikinci büyük enerji şoku anlamına geliyor. Zaten rekabet gücü zayıflamış olan Avrupa sanayisi, yeniden yükselen enerji maliyetleriyle karşı karşıya.

Bu durum, Avrupa ekonomilerini derinden sarsacak ve küresel rekabetteki konumlarını daha da zayıflatacaktır.

Türkiye: İnce bir denge oyunu

Türkiye yanıbaşındaki bu savaşı önlemek için başından itibaren çaba gösterdi. Ancak İran’ın NATO üyeliği nedeniyle Ankara’ya mesafeli yaklaşması, diplomatik süreci ve etkisini sınırladı. Buna rağmen Türkiye hâlâ önemli bir avantaja sahip.

İran’la konuşabilen, ABD ile temas kurabilen ve Avrupa ile diyalogda olan nadir ülkelerden biri. İsrail ile de er ya da geç normalizasyon başlayacak iki güçlü bölgesel ülke olarak.

Bu, Türkiye’yi yeniden bir denge oyuncusu haline getiriyor. Enerji ve lojistik hatların yeniden şekillendiği bu dönemde Türkiye’nin önemi artabilir.

Ancak riskler de büyük. Artan enerji maliyetleri, enflasyon baskısı, ticaret daralması ve güvenlik riskleri Ankara’nın önündeki temel sınamalar.

Türkiye’nin asıl sorusu şu:
Savaşa çekilmeden nasıl etkili olunur?

Zafer değil, hasar yönetimi çağı

Bu savaşın sonunda mutlak bir galip olmayacak. Ama herkes kendi zafer hikayesini yazmak zorunda kalacak. Aksi halde iç kamuoyuna hesap veremez.

Gerçek ise daha sert: Daha kırılgan bir Orta Doğu ve Körfez, daha pahalı bir enerji sistemi ve daha parçalı bir küresel düzen bizi bekliyor.

Bu savaş bize şunu öğretiyor:
Artık mesele kazanmak değil, en az kayıpla çıkmak ve bu tür krizlere karşı dayanıklılığı artırmak.

Bu yeni dönemin adı: Zafer değil, hasar yönetimi ve hazırlık çağı.

Ve bu çağda kazananlar, en güçlü olanlar değil… en akıllı oynayanlar olacak.


Sayfa Sonu

Yüklenecek başka sayfa yok