Londra’da, New York’ta, Frankfurt’ta, Şanghay’da… Yönetim kurulu odalarının dili şaşırtıcı biçimde benzerdir. Kültürler, sektörler, siyasi rejimler farklıdır; ama kriz anında söylenen cümle çoğu zaman aynıdır:
“Şimdi açıklamayalım, biraz zaman kazanalım.”
Nakit akışı bozulur, “geçici dalgalanma” denir.
Bir yatırım tutmaz, “revizyon sürecindeyiz” denir.
Bir ortaklık çatırdar, “iletişim kazası” diye yumuşatılır.
Kimse bilerek şirketini batırmak istemez. Kimse yatırımcıyı aldatmak niyetiyle yola çıkmaz. Çoğu zaman amaç kötülük değil; paniği önlemek, piyasayı sakin tutmak, finansmanı korumak, çalışanların moralini ayakta tutmaktır.
Fakat uluslararası tecrübem bana şunu öğretti: Kısa vadede kazanılan zaman, uzun vadede kaybedilen güvenle ödenir.
Ve bu, iş dünyasında en pahalı faturadır.
OECD’de, Dünya Bankası’nda, büyük enerji ve sanayi şirketlerinin yönetimlerinde gördüğüm ortak gerçek şudur: Piyasalar kötü habere dayanıklıdır; belirsizliğe ve kandırılmışlık hissine değildir. McKinsey’nin ve Edelman Trust Barometer’ın son yıllardaki araştırmaları da aynı noktaya işaret ediyor: Yatırımcılar ve paydaşlar, geçici zarardan çok, “bize doğruyu söylediler mi?” sorusuna kilitleniyor.
Algı yönetimi ile gerçek yönetimi arasındaki ince çizgi
Modern şirketlerde yalan çoğu zaman açık bir yanlış bilgi şeklinde değil, seçici şeffaflık biçiminde ortaya çıkar.
Raporlarda bazı kalemler öne çıkarılır, bazı riskler dipnotlara gömülür. Sunumlarda “en iyi senaryo” manşet olur, “en muhtemel senaryo” küçük puntolarla geçiştirilir. Buna iletişim dilinde “narrative control” denir: Hikâyeyi kontrol etmek.
Sorun şudur: Hikâye, bir noktadan sonra gerçeğin yerini almaya başlar. Şirket yönetimi piyasayı değil, kendi anlattığı versiyonu savunur hâle gelir.
Enron, Wirecard, Lehman Brothers, Toshiba, Parmalat… Farklı sektörler, farklı ülkeler; ama aynı psikoloji: “Biraz daha zaman kazanalım.” Zaman kazanılır, ama güven kaybedilir.
Kurumsal çöküşlerin çoğu yanlış stratejiden değil, gerçeğin zamanında söylenmemesinden doğar. Rakamlar düzeltilebilir, bilanço onarılabilir, sermaye bulunabilir. Fakat “Bunu biliyordunuz da neden söylemediniz?” sorusu bir kez sorulduğunda, itibar sermayesi hızla erir.
İtibar: Bilançoda görünmeyen varlık
Uluslararası finans literatürü artık net: İtibar, soyut bir kavram değil; ölçülebilir bir ekonomik değerdir. Harvard Business Review’un çalışmaları, güven kaybı yaşayan şirketlerin sermaye maliyetinin kalıcı olarak yükseldiğini, krediye erişimin zorlaştığını ve yetenekli insan kaynağını tutmakta ciddi sorunlar yaşadığını gösteriyor.
İtibar satın alınmaz.
Krediyle büyütülmez.
PR kampanyalarıyla geri gelmez.
Yıllar içinde birikir; tek bir kriz anında, yanlış yönetilen bir iletişimle erir. Yatırımcı zarar edebilir ama dürüstlüğü affeder. Banka risk alabilir ama kandırıldığını unutmaz. Çalışan fedakârlık yapabilir ama gerçeğin saklandığını hissettiği anda bağlılık çöker.
Devletler de aynı tuzağa düşüyor
Bu dinamik yalnız şirketlere özgü değil. Devletler de “paniği önlemek” adına gerçeği yumuşatır, riskleri öteler, maliyetleri gizler. Kamuoyuna “kontrol altında” denirken sorunlar birikir. Uluslararası ilişkilerde “gerilim yok” denirken askeri ve ekonomik hazırlıklar yapılır. Bir noktadan sonra anlatı, gerçekliğin önüne geçer. Tarih, geç konuşan devletlerin bedelini ağır ödediğini defalarca gösterdi.
Hakikat neden acıtır, ama neden vazgeçilmezdir?
Hakikat rahatsız eder.
Hisseyi düşürür.
Siyasi ve kurumsal koltukları sallar.
Konforu bozar.
Ama hakikat, cerrahın neşteri gibidir: Can yakar, fakat çürümeyi durdurur. Yalan ise ağrı kesici gibidir: Acıyı bastırır, hastalığı ilerletir. Kısa vadede sükûnet sağlar, uzun vadede çöküşü hızlandırır.
Kendi anlatısına inanan kurumlar
En tehlikeli aşama, yöneticilerin artık yalan söylediklerini fark etmemesidir. Anlatı o kadar tekrar edilir ki, kurumun kolektif hafızası hâline gelir. O noktada sorun iletişim değil, zihniyettir. Gerçek, değil; “resmî hikâye” referans alınır. Kurum, veriye değil, kendine anlattığı masala göre karar vermeye başlar.
Şahsi tecrübelerimden üç ders
Uluslararası şirketlerde, kamu kurumlarında ve kriz süreçlerinde edindiğim tecrübeler bana üç basit ama hayati ders verdi:
Birincisi: Kötü haberi ertelemek, bedeli büyütür. Erken konuşulan sorun yönetilir; geç konuşulan sorun krize dönüşür.
İkincisi: Algıyı değil, güveni yönetin. Hikâye parlatılabilir; ama güven ancak tutarlılıkla inşa edilir. Piyasa anlatıya değil, dürüstlüğe prim verir.
Üçüncüsü: Hakikati soğuk değil, insani bir dille söyleyin. “Yanıldık”, “öngöremedik”, “düzeltmek için buradayız” diyebilmek, bir lideri zayıflatmaz; aksine meşrulaştırır.
Sonuç değişmiyor:
Yalancının mumu bazen yatsıya kadar değil, sabaha kadar, hatta yıllarca yanabilir. Ama sonunda erir.
Şirketlerde de, devletlerde de, küresel sistemde de kalıcı olan tek ışık, acı da olsa hakikatin ışığıdır.