Türkiye’de borç tartışması uzun süredir yanlış bir yerden yapılıyor. Gündem çoğu zaman borcun “büyüklüğüne” kilitleniyor. Oysa asıl mesele borcun kaç trilyon olduğu değil; hangi para birimiyle, hangi vadeyle, kim tarafından ve hangi faizle çevrildiğidir.
Bugün Türkiye, rakamlar tek başına okunduğunda “yönetilebilir” görünen; ancak yapısına yakından bakıldığında kırılganlığı yüksek bir borç mimarisiyle karşı karşıya. Daha da önemlisi, bu mimari son yıllarda kritik bir eşiği aşmış durumda: faiz, anaparayı geçmiş durumda. Bu bir teknik ayrıntı değil, sistemin verdiği açık bir uyarıdır.
Faiz anaparayı geçtiğinde ne olur?
Ocak 2022 sonrasında sessiz ama son derece kritik bir eşik aşıldı. Faiz ödemeleri, anapara ödemelerinin üzerine çıktı. 2025’e doğru iki kalem kısa bir süreliğine birbirine yaklaşır gibi oldu; ancak bu geçici bir dengeden ibaretti. Ardından faiz yükü yeniden anaparanın üstüne yerleşti ve orada kaldı.
Bu tablo sezgisel olarak da “normal” değildir. Bir borcun, kendi anaparası kadar hatta ondan daha fazla faiz üretmesi, sağlıklı bir borçlanma rejiminin değil; bozulmuş bir borç dinamiğinin göstergesidir.
Aralık 2025 itibarıyla, hiç yeni borç alınmasa dahi yapılması gereken toplam borç servisi yaklaşık 16,5 trilyon TL’ye ulaşıyordu. Bunun 7,9 trilyon TL’si anapara, 8,6 trilyon TL’si faiz yükünden oluşuyordu. Yani borcun bedeli, borcun kendisini aşmış durumdaydı.
Bu tabloyu anlamak için geriye bakmak yeterli. Sadece 13 yıl önce, 2012’de, anapara ödemeleri yaklaşık 0,4 trilyon TL, faiz ödemeleri ise 0,2 trilyon TL düzeyindeydi.
O dönemde borç vardı; ama yönetilebilir, öngörülebilir ve büyümeyi boğmayan bir yapı söz konusuydu. Bugün ise sorun borcun varlığı değil, faizin borcu yönetir hâle gelmesidir.
Türkiye’nin mevcut borç fotoğrafı
Borç resmini sağlıklı okumak için iç borç–dış borç, kamu–özel sektör ve vade yapısını birlikte görmek gerekir. Tek bir rakama bakmak yanıltıcıdır.
Kamu borcu: Düşük görünüyor ama risk taşıyor
2025 sonu itibarıyla merkezi yönetim borç stoku yaklaşık 13,5–14 trilyon TL bandına ulaşmış durumda. Kamu borcunun millî gelire oranı resmî hesaplamalara göre yüzde 24–25 civarında seyrediyor. Bu oran Japonya, ABD, Fransa ya da İtalya gibi ülkelerle kıyaslandığında düşük görünebilir.
Ancak bu “düşüklük”, borcun riskini yansıtmaz. Çünkü kamu borcunun önemli bir bölümü kısa ve orta vadeli, faiz hassasiyeti yüksek ve döviz ile altın cinsi yükümlülüklerle iç içe geçmiş bir yapı sergiliyor. Dolayısıyla sorun borcun oranı değil, borcun şoklara açıklığıdır.
Dış borç: Asıl kırılgan alan
Türkiye’nin toplam brüt dış borcu 2025 itibarıyla 560 milyar doların üzerine çıkmış durumda. Bunun yaklaşık 160 milyar dolarlık bölümü kısa vadeli; yani bir yıl içinde çevrilmesi gereken borçlardan oluşuyor.
Bu rakam son derece kritik. Çünkü kısa vadeli dış borç, küresel finans koşullarına son derece duyarlıdır. Risk algısı bozulduğunda hızla pahalılaşır ve kur oynaklığını doğrudan tetikler.
Üstelik bu borcun tamamı devletin borcu değildir. Aksine önemli bir bölümü bankacılık sektörü, reel sektör ve finans dışı özel şirketler tarafından taşınmaktadır. Bu da borç yükünün sadece kamu maliyesiyle sınırlı olmadığını, ekonominin geneline yayıldığını gösterir.
Özel sektör borcu: Görünmeyen ama taşıması zor yük
Türkiye’de özel sektörün toplam borcu, milli gelirin yaklaşık yüzde 28–30’u düzeyindedir. Bu borçların önemli bir kısmı döviz cinsindedir ve gelirleri TL olan şirketler tarafından taşınmaktadır.
Kamu borcu “düşük” görünebilir; ancak toplam ekonomi borcu ağırdır. Üstelik bu borç, kamu maliyesinin aksine doğrudan kur riskine ve faiz dalgalanmasına maruzdur. Bu da kırılganlığı artırır.
Sorun borç değil, borcun niteliği
Türkiye’nin temel sorunu “çok borçlu olmak” değildir. Sorun borcun döviz ağırlıklı olması, vadenin kısa olması, faizlerin öngörülemezliği ve risk priminin yüksek seyretmesidir.
Bu yapı değişmedikçe faiz düşmez. Faiz düşmedikçe yatırım artmaz. Yatırım artmadıkça üretim genişlemez. Üretim genişlemedikçe istihdam kalıcı biçimde artmaz.
Sonuç değişmez. Bedeli yine işsiz, asgari ücretli ve emekli öder.
Peki dünya bu işi nasıl başarıyor?
Dünya örnekleri çok net bir gerçeğe işaret ediyor: Yüksek borç, otomatik olarak yüksek faiz anlamına gelmez.
Japonya’nın kamu borcu milli gelirinin yüzde 250’sini aşar. Buna rağmen Japonya’nın borçlanma faizleri son derece düşüktür. Çünkü borcun neredeyse tamamı yen cinsindedir, yerli yatırımcıların elindedir ve merkez bankası gerektiğinde piyasaya açıkça müdahale eder. Kur riski yoktur, güven yüksektir, faiz düşüktür.
Almanya’nın borç oranı Türkiye’den yüksektir. Buna rağmen Almanya uzun yıllar negatif reel faizle borçlanabilmiştir. Çünkü borç euro cinsindedir, mali kurallar ciddidir, merkez bankası bağımsızdır ve hukuk ile veri güvenilirliği tartışma konusu değildir. Piyasa Almanya’ya risk primi değil, güven primi uygular.
ABD’nin borcu çok büyüktür, bütçe açıkları kroniktir. Ancak dolar küresel rezerv paradır. Kriz zamanlarında sermaye ABD’ye kaçar. Bu nedenle ABD’de borç yönetimi bir kriz değil, likidite yönetimi meselesidir.
Güney Kore ise 1997 Asya Krizi’nden sonra bilinçli bir dönüşüm süreci yaşadı. Döviz borcunu azalttı, yerli para cinsinden uzun vadeli borçlanmaya yöneldi ve merkez bankası güvenilirliğini öncelik hâline getirdi. Bugün benzer gelişmekte olan ülkelere kıyasla çok daha düşük faizle borçlanabiliyor.
Bu ülkelerin ortak paydası nettir. Borç miktarı değil, borcun mimarisi belirleyicidir. Yerli para cinsi borç, uzun vade, öngörülebilir faiz ve güçlü kurumlar faiz maliyetini düşürür.
Faiz bir sonuçtur.
Sebep ise güvendir.
Türkiye için asıl mesele
Türkiye hâlâ “oranlar düşük” söylemine sıkışmış durumda. Oysa mesele oran değil, kırılganlıktır.
Eğer döviz ve altın cinsinden borçlar yalnızca ekonomik araçlarla çevrilemez hâle gelirse, kur şoku yaşamamak adına siyasi tavizler gündeme gelir. Bu noktada borç yönetimi teknik olmaktan çıkar, egemenlik meselesine dönüşür.
Türkiye’nin ihtiyacı “faizi indirmek” değil; faizi düşük kılan koşulları inşa etmektir. Bu da borcun para birimini, vadesini ve kurumsal çerçevesini yeniden düşünmeyi gerektirir.
Faiz, anaparayı kalıcı biçimde geçtiğinde bu bir muhasebe detayı değildir. Bu, sistemin verdiği açık bir alarmdır.
Ve bu alarm, duymazdan gelinir ve çözüm için bilinen önlemler ivedilikle alınmazsa, bedeli ne yazık ki hepimiz için ağır olacaktır.