Dünya artık eski dünya değil. Artık dönemi ideolojiler veya bloklar üzerinden tanımlamak mümkün değil; küresel sistemin ağırlık merkezi sessiz sedasız Atlantik’ten Asya’ya kayıyor. Bu kaymanın merkezinde tek bir ülke var: Çin. Kaynak zenginliği, üretim hacmi, teknolojik dönüşüm çabaları ve kuşaklar ötesi stratejik planlamasıyla Çin, yalnızca bölgesel bir aktör değil, küresel sistemin omurgasını şekillendiren bir güç olarak öne çıkıyor.
Nüfus açısından Çin’i kısa süre içinde geçmesi beklenen Hindistan, şu an hâlâ Çin’in gerisinde; 2040’a kadar ABD’nin arkasında üçüncülüğü hedefliyor. Ancak küresel ekonomik, ticari, teknolojik ve jeopolitik dönüşümü yalnızca nüfus veya GSYH rakamlarıyla okumak eksik kalır. Çin’i yok saymak ya da sadece bir rekabet başlığına indirgemek artık mümkün değil. Çin bugün devletleri, şirketleri ve bireyleri her alanda etkileyen bir güç olarak var; bu bir tercih değil, bir gerçekliktir.
Üretimden sistem kuruculuğa: Çin’in ekonomik ağları
Çin’in ticaret ve üretim ağı, küresel ekonominin omurgasını yeniden kuruyor. Dünya üretiminin yaklaşık üçte biri Çin’de gerçekleşiyor ve küresel ticaretin büyük bölümü Çin bağlantılı. Ancak asıl dönüşüm, Çin’in ucuz üretim üssünden çıkarak küresel ekonomik sistemin kurallarını belirleyen bir aktör hâline gelmesinde yatıyor.
Bugün Çin yalnızca mal üretmiyor; tedarik zincirlerini, finansman modellerini, lojistik ve ticaret akışlarını, hatta Kuşak ve Yol Girişimi ile yeni ekonomik güzergahları da şekillendiriyor. Afrika ile Çin arasındaki ticaret hacmi 254 milyar doları aşarken, Latin Amerika yatırımları 150 milyar dolara yaklaşmış durumda. Bu iki bölge, Çin için yalnızca ticaret ortağı değil, aynı zamanda ekonomik etki alanı haline geldi. Orta Doğu’daki enerji ve altyapı projeleri ise Çin’in jeoekonomik kapasitesini güçlendirerek, bölgesel denge unsuru hâline gelmesini sağlıyor.
Çin’in ekonomik stratejisi sadece üretim üzerinden okunamaz. Çin, kendi kurallarını küresel ekonomik düzene taşımaya çalışıyor. Elektronik ve otomotiv sektörlerindeki üretim ve lojistik stratejileri, küresel tedarik zincirlerindeki etkisi ve finansal yatırımları, Çin’in ekonomik egemenlik kapasitesini ortaya koyuyor.
Dünya ticaret hacminin toplamı yaklaşık 33 trilyon dolar. Çin’in küresel ticaret hacmi ise yaklaşık 6 trilyon dolar seviyesinde; bu rakam onu yalnızca bir üretim üssü değil, küresel ekonomik istikrarın ana dayanaklarından biri hâline getiriyor. Çin’in küresel ihracatı 3,24 trilyon dolarla liderliğini koruyor. Türkiye’nin ihracatı ise 262 milyar dolar seviyesinde. Yani Çin’in tek başına mal ticaret hacmi, Türkiye’nin toplam ticaret hacminin on katına yakın. Bu tablo, Çin’in küresel ekonomi ve ticaretteki derin etkisini gözler önüne seriyor.
Teknoloji: Egemenlik ve bağımsızlık arayışı
Çin’in teknoloji politikası artık yalnızca ekonomik bir sektör yaklaşımıyla açıklanamaz; bu, bir egemenlik ve stratejik bağımsızlık meselesidir. Yapay zekâ, veri, çipler, bataryalar ve kuantum teknolojileri, Çin’in yeni güç mimarisinin merkezinde yer alıyor.
Resmî veriler, Çin’in patent alanındaki dinamizmini ortaya koyuyor. 2024’te Çin, dijital ekonomi alanında 500 binin üzerinde buluş patentine ulaştı ve bu patentlerin yüzde 60’ı yapay zekâ ile ilgili. Aynı dönemde Çin’in uluslararası patent sayısı da hızla arttı. Dünya Fikri Mülkiyet Örgütü verilerine göre, üretken yapay zekâ patentlerinde Çin, ABD’nin altı katı başvuru yaptı. 2014–2023 arasında Çin 38 binin üzerinde GenAI patent başvurusu gerçekleştirirken, ABD’de bu rakam 6 bin 276 ile sınırlı kaldı.
Teknoloji yatırımları sadece yapay zekâ ile sınırlı değil. 2024’te Çin’in batarya üretimindeki küresel payı %80’e ulaştı ve nadir toprak elementlerinde dünya üretiminin yüzde 75’i Çin kontrolünde bulunuyor. Bu durum, enerji geçişi ve elektrikli araç üretimi gibi stratejik sektörlerde Çin’in bağımsızlık ve liderlik hedeflerinin güçlü bir göstergesidir. Çin’de 500 binin üzerinde yüksek teknoloji şirketi bulunuyor ve ülkede alanlarında uzman yaklaşık 20 milyon mühendis ve bilim insanı çalışıyor; her yıl 5 milyondan fazla STEM mezunu iş gücüne katılıyor.
Çin’in yapay zekâ şirketlerinin toplam cirosu ve yarı iletken arzına etkisi giderek büyürken, süperbilgisayar kapasitesi dünya toplamının yaklaşık yüzde 45’ini oluşturuyor. Mobil ağ altyapısında da lider konumda olan Çin, teknolojiyi yalnızca ekonomik büyüme için değil, küresel etki ve standardizasyon için stratejik bir araç olarak kullanıyor.
Küresel Güney’in fiili lideri: Jeopolitik etki ve bağlantılar
Çin’i yalnızca ABD ile rekabet bağlamında okumak yetersizdir. Çin, dünyanın en kalabalık ve giderek daha etkili hâle gelen Küresel Güney’in fiili lideridir. Asya’dan Afrika’ya, Orta Doğu’dan Latin Amerika’ya kadar onlarca ülke için Çin, ticaret ortağı, yatırımcı ve altyapı sağlayıcı olarak öne çıkıyor. Bu ilişkiler ideolojik bir tercih değil, kalkınma ve manevra alanı olarak görülüyor. Çin, bu ilişkilerde siyasi veya ahlaki koşullar dayatmaktan kaçınıyor; bu yaklaşım, cazibesini artırırken jeopolitik etkisini de derinleştiriyor.
Örneğin Brezilya, geçen yıl Çin’den 4,2 milyar dolarlık doğrudan yatırım aldı ve Çin sermayesinin dünya çapındaki yöneldiği ülkeler arasında Birleşik Krallık ve Macaristan’ın ardından üçüncü sıraya yükseldi. Bu, Çin’in ekonomik bağlantılarını çeşitlendirdiğini ve genişlettiğini gösteriyor.
Enerji, su ve gıda güvenliği, Çin’in küresel etki stratejisinin merkezinde yer alıyor. Yenilenebilir enerji üretiminde Çin, küresel güneş paneli üretiminin yüzde 70’ini ve rüzgar türbini üretiminin %40’ını kontrol ediyor. Kritik madenlerde ise dünya üretiminin yüzde 80’i Çin’in etkisi altında. Gıda güvenliği için Brezilya ve Arjantin’de milyonlarca hektarlık tarım arazisi kiralaması, Çin’in stratejik stok yönetimi ve fiyat istikrarı üzerindeki doğrudan etkisini ortaya koyuyor.
Çin’in güvenlik stratejisi klasik güç projeksiyonundan farklıdır. Öncelik doğrudan çatışma değil; caydırıcılık, alan kontrolü ve zaman kazanmaktır. Kazanmak, karşı tarafı yenmek değil; oyunun kendi istediği hızda devam etmesini sağlamaktır. Krizleri tırmandırmak yerine dondurmayı, açık çatışma yerine uzun vadeli nüfuz inşa etmeyi tercih ediyor. Son dönemde orduda yapılan üst düzey tasfiyeler ve yeniden yapılanma da bu uzun vadeli uyum arayışının parçasıdır.
İş dünyası perspektifi: Guanxi ve müzakere kültürü
Çin’le iş yapmak, yalnızca yeni bir pazara girmek değil; farklı bir zihniyetle müzakere etmek anlamına gelir. Çin iş kültüründe güven ve ilişkiler (guanxi) temel ilke. Guanxi, güven, sadakat ve uzun vadeli yükümlülükler üzerine kuruludur. Sözleşmeler güvenin bir sonucu olarak ortaya çıkar; güven ise her zaman önce gelir.
Kısa vadeli kazanç peşinde koşmak, Çin bağlamında başarısızlığa yol açar. Çin’deki yabancı yatırımcıların %62’si kısa vadeli kazanç odaklı firmaların başarısız olduğunu bildirirken, %78’i uzun vadeli ve ilişki odaklı yaklaşımların başarı getirdiğini ifade ediyor.
Değerler açısından Çin ile Batı arasındaki farklar açıktır; yönetim anlayışı, birey-devlet ilişkisi ve ifade özgürlüğü gibi alanlarda ciddi ayrışmalar vardır. Ancak dünya bu farklar üzerinden ikiye bölünmüyor. Pek çok ülke, bu farklılıkları yönetilebilir bir gerçeklik olarak kabul ediyor. Çin ise değerlerini ihraç etmek yerine performans üzerinden meşruiyet kurmayı tercih ediyor.
Türkiye’ye yansımaları
Türkiye için net mesaj açıktır: Çin’i ihmal etmek de romantize etmek de hatalıdır. Türkiye ne Çin’e bağımlı ne de ondan tamamen uzak olabilir. Enerji, lojistik, sanayi ve ticarette ciddi işbirliği potansiyeli bulunmakla birlikte, teknoloji, veri ve kritik altyapılarda özel dikkat önem arz ediyor.
Mevcut verilere göre Türkiye’nin Çin ile ticaret açığı yaklaşık 45 milyar dolar seviyesinde; ihracat ise yalnızca birkaç milyar dolar. Bu açık yalnızca ticaret rakamı değil, stratejik bir dengesizlik olarak okunmalıdır. Türkiye’ye yeterince yatırım gelmemesi de bu tablonun başka bir boyutunu gösteriyor.
Körü körüne bir bloğa yaslanmadan, ihtilafları yönetebilen, seçici ve uzun vadeli bir Çin stratejisi artık lüks değil; zorunluluktur. Çin bugün küresel sistemin süper güçlerinden biri ve yarın da öyle olmaya devam edecektir. Bunu yok saymak stratejik körlük olur; idealize etmek ise aynı ölçüde risklidir.
Gerçeği doğru okumak
Doğru yaklaşım, Çin’i olduğu gibi görmek ve ona göre çalışmaktır. Bu çağda mesele taraf seçmek değil; gerçeği doğru okumak, ihtilafları yönetmek ve geleceğe hazırlanmak.
Bu yaklaşımı daha detaylı biçimde ele aldığım ve devlet ile iş dünyası liderlerine öneriler sunduğum “Çin’den Kaçış Yok: Düşman mı, Dost mu? – 2049 Stratejik Yol Haritası ve Türkiye” başlıklı kitabım yakında Destek Yayınları’ndan çıkacak.