;
Arama

İran krizi derinleşirken: Türkiye için stratejik bir kâbus mu, yoksa zorunlu bir denge arayışı mı?

İran’daki kriz yalnızca bir rejim meselesi değil; bölgesel dengeleri, nükleer güvenliği ve Türkiye’nin ulusal çıkarlarını doğrudan etkileyen tarihsel bir kırılma eşiği. Ankara, yıkım değil kontrollü dönüşüm arayışında.

15 Ocak 2026, 14:52

Orta Doğu bir kez daha kaynayan bir kazan gibi. Sokaklarda öfke, saraylarda korku, başkentlerde hesap, istihbarat servislerinde ise amansız bir satranç oynanıyor. İran’da yaşananlar yalnızca bir iç isyan, bir insani dram, bir nükleer kriz ya da bir rejim tartışması değil. Bu aynı zamanda bölgenin geleceğini, sınırların dayanıklılığını ve ulus-devletlerin ayakta kalıp kalamayacağını sınayan tarihsel bir stres testi. Ve Türkiye açısından yaşamsal riskler barındırıyor.

Washington bir fırsat penceresi görüyor. Tel Aviv varoluşsal tehditlerin bertaraf edilebileceğini düşünüyor. Sokaktaki kitleler artık kaybedecek bir şeyleri kalmadığı hissiyle hareket ediyor. 
Ankara ise çok daha soğukkanlı bir yerden bakıyor: Bunun sonu özgürlük mü olur, yoksa tüm bölgeyi ateşe atacak kontrolsüz bir çöküş mü?

Türkiye için mesele yalnızca İran’daki rejimin niteliği değil. Mesele, binlerce yıllık bir medeniyet ve güçlü bir devlet geleneği olan İran’ın bir bütün olarak ayakta kalıp kalamayacağıdır.

Perde arkasında görünmez savaş

İran sahnesinde en az konuşulan ama en belirleyici aktörlerden biri İsrail istihbaratı. Mossad, belki de dünyada hiçbir ülkede İran’daki kadar derin, yaygın ve sonuç alıcı bir ağ kurmadı. Nükleer bilim insanlarına yönelik nokta atışı suikastlar, Devrim Muhafızları’nın üst düzey isimlerine karşı yapılan operasyonlar, Natanz ve Fordow gibi en korunaklı tesislerin içeriden destek olmadan mümkün olmayacak bir hassasiyetle sabote edilmesi bu kapasitenin göstergeleridir.

Resmî kayıtlara “kaza” olarak geçen, eski İran Cumhurbaşkanı’nın Azerbaycan dönüşünde yaşadığı helikopter faciası bile Tahran kulislerinde uzun süre iç kliklerle dış istihbaratların kesiştiği bir alan olarak fısıldandı. 
Çünkü modern savaş artık yalnızca füzelerle ve uçaklarla yürütülmüyor. Sadakatler çözülüyor, elitler bölünüyor, generaller saf değiştiriyor, siyasetçiler baskı altına alınıyor, dosyalar ve paralar devreye giriyor. 
Irak’ta, Suriye’de, Libya’da gördüğümüz gibi, devletler çoğu zaman dış darbeyle değil, içeriden çözülerek yıkılıyor.

Yarım asırlık baskının biriktirdiği öfke – Kişisel tanıklık

Bu tabloyu uzaktan, soğuk raporlardan okuyan biri değilim. Yıllar içinde İran’a defalarca gittim. Tahran’da İran Energy Club’ın davetiyle konuşma yapmak üzere bulundum; ardından Energy Charter’ın özel temsilcisi sıfatıyla üst düzey temaslar gerçekleştirdim. Bakanlarla, teknokratlarla, akademisyenlerle, iş insanlarıyla uzun sohbetler yaptım. İran medyasına zaman zaman görüşlerimi aktardım. İş bağlantılarım devam ediyor.

İran’ı sadece bir “jeopolitik dosya” olarak değil; insanıyla, kültürüyle, tarih derinliğiyle tanıdım. Çok sevdiğim bir ülke, çok değer verdiğim dostlarım var. 
Bugün yaşananlar, sokaklarda akan kan, bastırılan çığlıklar, umutsuzluğa itilen gençler beni de derinden yaralıyor. 
Şuna yürekten inanıyorum: İran halkı bu rejimi de, bu yoksulluğu da, bu baskıyı da hak etmiyor. Bu kadar köklü bir medeniyetin insanları daha özgür, daha onurlu ve daha müreffeh bir hayatı fazlasıyla hak ediyor.

1979’dan bu yana, neredeyse yarım asırdır ülke teokratik bir rejim altında yaşıyor. Siyasi baskı, kadınların sistematik biçimde kamusal hayattan dışlanması, genç işsizliği, ağır yaptırımlar, orta sınıfın erimesi ve uluslararası izolasyon “bıçak kemiğe dayandı” duygusunu yaygınlaştırdı. 
Bu nedenle sokaktaki öfke ne geçici ne de yapay. Rejim her dalgayı şiddetle bastırıyor; fakat her bastırma bir sonrakini daha da sertleştiriyor. 
Korku eşiği aşılmış durumda. İnsanlar artık “ya şimdi ya hiç” psikolojisiyle hareket ediyor.

1953’ün gölgesi ve tarihsel travma

Bu toplumsal patlamanın üzerinde derin bir tarihsel gölge var. 1953’te Başbakan Muhammed Musaddık’ın petrolü millîleştirdiği için İngiliz-Amerikan ortak operasyonuyla devrilmesi, İran’ın kolektif hafızasında “dış müdahalenin ulusal iradeyi boğduğu an” olarak kazılıdır. Ardından gelen 26 yıllık Şah dönemi ve 1979’da Humeyni’nin Fransa’dan dönüşüyle kurulan teokratik rejim, ülkeyi bir uçtan diğerine savurdu.

Bu tarih iki kalıcı refleks yarattı:
Birincisi, dış müdahaleye karşı derin bir kuşku.
İkincisi, her iktidarın kendi baskısını “dış tehdit” söylemiyle meşrulaştırma eğilimi.

Bugün rejimin sert güvenlik refleksi de, sokakta yükselen milliyetçi ton da bu hafızadan besleniyor.

Türkiye’nin en hassas noktası: İran’ın dağılması ve Türk dünyası

Ankara’nın asıl kaygısı burada başlıyor. Türkiye İran’daki rejimi sevmek zorunda değil; hatta onu ciddi bir bölgesel rakip olarak görüyor. Ama devlet aklı şunu da söylüyor: Dış müdahaleyle hızlandırılmış, kontrolsüz bir çöküş sadece rejimi değil, İran devletinin bütünlüğünü de sarsar.

İran çok etnili bir ülke. Azerbaycan Türkleri, Kaşkay Türkleri, Türkmenler, Kürtler, Araplar, Beluçlar… Sadece Türk kökenli nüfusun 35–40 milyon civarında olduğu, yani ülke nüfusunun yaklaşık üçte birine yaklaştığı kabul ediliyor. Bu rakam, bugünkü Azerbaycan’ın nüfusunun birkaç katı.

Merkezi otorite zayıflar, Pers milliyetçiliği sertleşir ve güvenlik refleksi etnik fay hatlarına yönelirse; Tebriz’den Urmiye’ye, Güney Azerbaycan’dan Türkmen Sahra’ya kadar geniş bir coğrafya kırılgan hale gelecektir. Baskı, iç çatışma ve zorunlu göç ihtimali Türkiye’nin kapısına dayanacaktır kaçınılmaz şekilde.

Türkiye hâlâ Suriye’den gelen milyonlarca sığınmacının ekonomik, sosyal ve siyasal yükünü taşıyor. Afganistan ve Irak hattından gelen düzensiz göç baskısı sürüyor. 90 milyona yaklaşan nüfusu olan bir İran’da yaşanacak büyük bir çözülmenin yaratacağı göç dalgasının ne anlama geleceğini hayal etmek bile ürkütücü.

Yeni göç dalgasını hazmetme kapasitesi yok artık. Dünyadaki en büyük mülteci nüfusuna evsahipliği yapıyor zaten.

Nükleer kapasite ve bölgesel domino etkisi

İran’ı diğer kriz ülkelerinden ayıran en kritik unsur nükleer ve balistik kapasitesi. Zenginleştirilmiş uranyum stokları, orta ve uzun menzilli füzeler, gelişmiş askeri altyapı… 
Devlet yapısının zayıflaması, bu kapasitenin kontrolsüz aktörlerin eline geçmesi ihtimalini doğurabilir. Bu, sadece İsrail’i ya da Körfez’i değil, Türkiye’yi ve Avrupa’yı da doğrudan ilgilendiren bir güvenlik kâbusudur. O yüzdendir ki AB ülkeleri de karşı rejim değişikliği senaryolarına. 

Buna bir de bölgesel domino etkisini ekleyin. İran’daki bir sarsıntı; Irak’ta, Suriye’de, Lübnan’da, Körfez’de ve Yemen’de Şii-Sünni, merkez-çevre ve devlet-milis dengelerini aynı anda yerinden oynatacaktır. Enerji üretimi, güzergahları, ticaret koridorları, Hürmüz dahil deniz geçişleri baskı altına girer. Küresel petrol ve gaz fiyatları sert dalgalanmalara açık hale gelir.

Yıkım değil dönüşüm, kaos değil denge

İşte bu yüzden Türkiye, “rejim değişikliği romantizmi”ne mesafeli duruyor. Ankara, İran toplumunun özgürlük taleplerini görmezden gelmiyor; kadınların, gençlerin, orta sınıfın yaşadığı sıkışmışlığı inkâr etmiyor. Barışçıl, kademeli, müzakereye dayalı gerçek reformları ve dönüşümü destekliyor.

Ama aynı zamanda şunu da çok iyi biliyor:
Kontrolsüz bir çöküş, özgürlükten çok parçalanma üretir. Reformdan çok silahlanma getirir. Refahtan çok kaos, siyasetten çok göç ve güvenlik korkusu doğurur.

Reel politik, çoğu zaman kalbin istediğiyle örtüşmüyor. Devlet aklı, duygularla değil, sonuçlarla hareket etmek zorunda. Türkiye’nin okuduğu tablo nettir: İran’da dış müdahaleyle hızlandırılmış bir rejim değişikliği, kısa vadede bazı aktörlere kazanç sağlayabilir; fakat orta ve uzun vadede Orta Doğu’yu, Türk dünyasını ve küresel güvenliği sarsacak büyük bir fay hattını harekete geçirebilir.

Bu yüzden Ankara’nın tercihi, yerine neyin geleceği belli olmayan bir yıkım değil; kontrollü dönüşüm, kaos değil müzakere, parçalanma değil dengedir.

Şimdi ne olacak?

Trump, iç siyasette ve müttefiklerine verdiği mesajlar nedeniyle, sözünü tutmak adına rejimin tepe kadrolarını, nükleer ve balistik kapasiteyi hedef alan sınırlı ve “cezalandırıcı” bir askeri harekât yapmak zorunda kalabilir. Bu, Washington’un caydırıcılık mantığıyla uyumlu bir adımdır.

Ancak rejimin kaderini belirleme işini dış bombalara değil, İran halkının kendi iradesine bırakmak, yalnız İran için değil, bölge ve dünya için de en sağlıklı yoldur. 
Zorla dayatılan değişim, çoğu zaman daha sert ve daha kapalı rejimler üretir; içeriden, toplumsal meşruiyetle gelen dönüşüm ise yavaş olur ama kalıcı olur.

Gerçek istikrar, rejimi devirmekten değil; toplumu dönüştürmekten, korkuyla değil umutla, baskıyla değil rızayla kurulan bir düzenin önünü açmaktan geçiyor.
Kolay mı? Hayır. Mümkün mü? Evet.


Sayfa Sonu

Yüklenecek başka sayfa yok