Bazı insanlar restoran açar.
Bazıları restoran zinciri kurar.
Ama çok azı bir ülkenin itibarını bir yemek masasında inşa eder.
Hüseyin Özer işte o nadir insanlardan biri.
Onu kırk yılı aşkın süredir tanıyorum. 1983’te Mülkiye sonrası devlet adına İngiltere’deki “Central Office of Information”da eğitim almak ve ardından kendi hesabıma London School of Economics’te yüksek lisans yapmak üzere Londra’ya geldiğim günlerden beri.
O zamandan bu yana yalnızca bir restoran işletmecisinin yükselişine değil; aynı zamanda bir göçmenin nasıl bir kültür elçisine dönüşebildiğine de yakından tanıklık ettim.
Çünkü Hüseyin Özer’in hikâyesi basit bir restoran zinciri başarısından çok daha fazlasıdır.
Bu hikâye;
göçmenlikten küresel itibara,
mutfaktan diplomasiye,
ticaretten kurumsal mirasa uzanan
derin ve öğretici bir yolculuktur.
Bugün Türkiye’nin dünyadaki algısının sık sık tartışıldığı bir dönemde, Hüseyin Özer’in serüveni bize yumuşak gücün nasıl çalıştığını çok somut biçimde anlatıyor.
Bir ülkenin itibarı nerede inşa edilir?
Hayatımın önemli bir bölümünü diplomasi ve uluslararası kurumlarda geçirdim. OECD’de yatırım politikalarından enerji güvenliğine kadar pek çok müzakere masasında bulundum.
Orada çok net bir gerçekle karşılaştım: Devletler müzakereler yapar, anlaşmalar imzalar.
Ama toplumlar, insanlar güven inşa eder, itibarla atakta kalırlar.
Ve o güven çoğu zaman müzakere masasında değil, bir sofrada başlar.
1980’lerin Londra’sını çok iyi hatırlıyorum. Türk mutfağı vardı ama Türk mutfağının itibarı yoktu. “Türk restoranı” denince çoğu zaman akla döner veya kebap gelirdi. Çoğu işletme de mutfak kültüründen çok işsiz kalınca tesadüfen bu sektöre girmiş insanlardan oluşuyordu.
Oysa Anadolu mutfağı ve Osmanlı yemek mirası binlerce yıllık bir medeniyet birikimini taşır. Ama o derinlik doğru anlatılmazsa görünmez kalıyor.
Sanırım Hüseyin Özer tam da bu boşluğu gördü.
O yalnızca yemek satmadı.
Bir kültür sundu.
Bir sofra adabı getirdi. Her masaya şahsi cep telefon numarasını yazdı, istekleriniz, şikayetleriniz için istediğiniz saatte arayın diye.
Bir masa etrafında Türkiye’nin daha zarif, daha incelikli ve daha güvenilir yüzünü temsil etti.
Uzun yıllar boyunca İngiltere’de Türk mutfağının neredeyse tek ciddi temsilcisi oydu. Londra’da İngiliz ya da yabancı konuklarımızı mahcup olmayacağımız tek Türk restoranı olan Sofra’ya götürürdük.
Sonra yeni nesil başarılı Türk restoranları açıldı. Bir kısmı Hüseyin’in yanında yetişmiş şeflerdi.
Onları hiçbir zaman rakip olarak görmedi.
Geçenlerde sorduğumda verdiği cevap iş dünyası için başlı başına bir strateji dersiydi:
“Hepsini takdir ediyor, seviyorum. Ne kadar çok kaliteli Türk restoranı açılırsa benim için, ülkemiz için o kadar iyi.”
Bu bir işletmecinin refleksi değil; ekosistem kuran bir girişimcinin zihniyetidir.
Gürültü değil istikrar
Hüseyin’le sohbet ederken dikkatimi çeken bir şey var: başarıyı hiçbir zaman dramatize etmiyor.
Ne kendini kahraman gibi anlatıyor ne de hayatını bir mücadele destanı gibi pazarlıyor.
Sanki bütün bunlar hayatın doğal akışı içinde olmuş gibi sade bir dille anlatıyor.
Belki de başarısının sırrı tam burada.
Gürültü değil istikrar. Ama sakın hiç egosu yokmuş gibi düşünmeyin; o fa boll tabii ki.
Kömürlükten çıkan karakter
Hüseyin’in hikâyesi Tokat’ta başlıyor.
Yoksulluk, kömürlükte geçirilen geceler, zor bir çocukluk…
Ardından Ankara, İstanbul ve nihayet Londra.
Geçenlerde kendisine sordum:
“Bugün kendini daha çok Türk mü hissediyorsun, İngiliz mi?”
Hiç tereddüt etmeden cevap verdi:
“Yüzde yüz Türk’üm.”
Sonra gülümsedi ve ekledi:
“Ama yüzde yüz de İngilizim.”
Göç insan karakterini keskin biçimde şekillendiriyor.
Yokluk çoğu zaman iki tür insan üretir:öfke ya da omurga.
Bazıları hayatın sertliğine kinle cevap verir. Bazıları karakterini güçlendirir.
Hüseyin ikinci yolu seçmiş.
Birkaç gün önce doğum gününü kutlamak için gittiğimizde bana şöyle dedi:
“Sevgi de silahtır.
Silah öldürür.
Sevgi dönüştürür.
Silahın mermisi biter.
Sevginin mermisi bitmez.”
Bu şiirsel söz ilk bakışta romantik gibi görünebilir. Ama aslında onun iş modelinin özeti.
Çünkü müşteri sadakati korkuyla kurulmaz. Çalışan bağlılığı baskıyla kurulmaz. İtibar reklamla elde edilemez.
İtibar karakterle kurulur.
Hızlı dans eden çabuk yorulur
Londra finans dünyasının ortasında şu cümleyi kurabiliyor:
“Herkes hızlı dans etmek istiyorsa etsin. Ama hızlı dans eden çabuk yorulur.”
Bu cümle sürdürülebilir büyümenin özü.
Sonra o meşhur benzetmesini yapıyor:
“Bir kuş kemiği kemirirken önce ölçer. Yutarsa çıkabilir mi? Sindirebilir mi? Ben de kıçıma göre kemiririm.”
Kaba görünebilir. Ama bu son derece sofistike bir risk yönetimi felsefesidir.
Aşırı borç yok.
Kontrol edemediği yatırım yok.
Spekülatif finansal araçlara mesafe var.
Kripto çılgınlığına temkinli.
Finansal balonlara mesafeli.
Restoran dışında en iyi yatırımın ne olduğunu sorduğumda şöyle dedi:
“En sağlam yatırım emlak. Ama yerini bileceksin.”
Vergi vermeyi bir yük değil, sistem içinde kalmanın güvencesi olarak görüyor. Bu yüzden bankalarla ilişkisi güçlü; çünkü her şey kayıt altında.
Bugün birçok işletme hızlı büyüme hırsıyla kırılgan hale gelirken Hüseyin’in yaklaşımı bize basit ama önemli bir gerçeği hatırlatıyor:
Büyümek önemli değildir.
Ayakta kalmak önemlidir.
Sofra diplomasisi
Diplomasi kariyerimde defalarca gördüm: resmî masalarda konuşulmayanlar yemek masasında konuşulur.
Buzlar çözülür.
Samimiyet derinleşir.
Hüseyin’in anlattığına göre İsmail Cem ile George Papandreou ilk kez onun sofrasında bir araya gelmiş.
Devlet masasında filtre vardır.
Sofrada filtre düşer.
Bugün gastronomi Fransa’dan Japonya’ya kadar birçok ülkenin yumuşak güç stratejisinin parçası.
Lyon gastronomiyle yükseldi.
Bask bölgesi mutfakla küresel marka oldu.
Türkiye’nin küresel itibarı yalnızca savunma sanayii, diziler veya sporla büyümez.
Mutfağıyla da büyür.
Hüseyin Özer bunu bir devlet politikası olmadan yaptı.
Sezgisiyle.
Yüreğiyle.
Bence on yıllara yayılan bu çaba devlet tarafından “Onursal Kültür Elçisi” unvanıyla taçlandırılmayı fazlasıyla hak ediyor.
Tokat: Restorandan kuruma
Bugün Hüseyin Özer’in en heyecanlandığı proje Tokat’ta.
Doğduğu şehirde tarihi bir Ermeni binasını satın almış. Orada bir gastronomi okulu kuruyor.
Ama bu bir kurs değil.
Bir ekol projesi.
Anadolu’dan dünyaya aşçılar, restoran yöneticileri ve girişimciler yetiştirmek istiyor.
“Tokat’ı da Londra’yı da aynı hikâyenin içinde tutmak istiyorum,” diyor.
Bu söz romantik olduğu kadar stratejik.
Çünkü şehirler sermayeyi yalnızca altyapıyla değil,
hikâyeyle çeker.
Hüseyin Özer’den iş dünyasına beş stratejik ders
Bu hikâye yalnızca bir başarı hikâyesi değildir. Aynı zamanda güçlü bir strateji dersidir.
1. Marka üründen önce itibardır.
İyi ürün gereklidir ama yeterli değildir. İtibar sürdürülebilirliğin anahtarıdır.
2. Ekosistem kuran kazanır.
Sektör büyürse siz de büyürsünüz. Rakip değil çoğaltıcı olun.
3. Risk yönetimi büyümenin sigortasıdır.
Aşırı borç ve kontrolsüz kaldıraç şirketleri batırır.
4. Güven en nadir sermayedir.
Para bulunur, yatırımcı bulunur ama güvenilir insan bulmak zordur.
5. Kurum bırakmak servet bırakmaktan değerlidir.
Gerçek liderler şirket değil miras bırakır.
Sessiz gücün anatomisi
Hüseyin Özer’in hikâyesi bir restoran zinciri hikâyesi değildir.
Bu bir karakter hikâyesidir.
Bu bir sabır hikâyesidir.
Bu bir itibar stratejisidir.
Kömürlükten çıkan bir çocuk…
Öfkeyi sevgiye dönüştüren bir girişimci…
Göçmenliği köprüye çeviren bir lider…
Parayı araç gören bir iş insanı…
Tokat’ta bir okul kuran bir vizyoner…
77 yaşında hâlâ gençlerin ve ideallerinin peşinde.
Ve bize şunu hatırlatıyor:
Gerçek diplomasi bazen bir anlaşma masasında değil, bir yemek masasında başlar.
Ve bazen bir ülkenin, nir şirketin itibarı büyük anlaşmalarla değil, iyi kurulmuş bir sofrada sessizce inşa edilir.