Otomobil dünyasında rekabet acımasız. Markalar, pazar payı ve kârlılık arasında ince bir denge kurmaya çalışırken rakiplerinden bir adım öne geçmenin yollarını arıyor. Daha ileri teknolojiler, daha rafine sürüş dinamikleri, daha yüksek kalite algısı ve daha güçlü bir marka imajı bu yarışın başlıca silahları. Kimi zaman büyüme uğruna kısa vadeli kârlılıktan feragat etmek bile stratejinin bir parçasıdır. Bu mücadele, otomobilin icadından bu yana hiç durmadan sürüyor. Bazı markalar uygun fiyatlarla satış adedi yüksek pazara hitap etmeye çalışırken bazı markalar spor otomobil pazarına hitap ediyor. Markaların tarihleri ise iniş çıkışlarla dolu. Ancak bir marka var ki tüm bu karmaşadan uzak, oluşturduğu imajı ve üretim felsefesiyle rakipsiz: Kurulduğu ilk günden beri sadece “krallara layık” otomobiller üretmeyi hedefleyen Rolls-Royce!
1903’te ilk motorunu geliştirip testler yapan Henry Royce’un Charles Rolls ile tanışması ve ortaklığa gitmesiyle 1906 yılında resmi olarak kurulan Rolls-Royce, 1904 yılında ilk modellerini Paris Fuarı’nda tanıtmıştı. 1949 yılına kadar gövde üretimi yapmayıp müşterilerini belirli karoser üreticilerine yönlendiren Rolls-Royce mekanik mükemmellik üzerine konsantre olmuştu. 1908 yılında gümüş renkte tanıtılan 40/50 modelinin basın tarafından “Silver Ghost” olarak adlandırılmasıyla markada model isimleri kullanılmaya başlandı.